IŞİD’in Sahte Halifeliği: On İki Yıl Sonra Hâlâ Kapanmayan Yaralar

IŞİD’in Sahte Halifeliği: On İki Yıl Sonra Hâlâ Kapanmayan Yaralar

On iki yıl önce bugün, Ebu Muhammed el-Adnani adlı Suriyeli bir militan, dünyanın karşısına çıkarak Irak ve Şam İslam Devleti olarak adlandırdığı grubun bir halifelik ilan ettiğini duyurdu. Grubun lideri Ebu Bekir el-Bağdadi, “Müslümanların halifesi” olarak taç giydirildi. Birkaç gün içinde propagandacılar, unvanına ödünç alınmış bir meşruiyet kazandırmak amacıyla onu Peygamber’in kabilesine dayandırarak “el-Kureyşi” lakabını verdiler. Adnani ise, sanki haritadaki bir sömürge sınırını silmek, ona karşı bir asırdır biriken şikâyetleri de silebilirmişçesine, Irak ile Suriye arasındaki Sykes-Picot sınırının buldozerle yıkılmış kalıntıları üzerinde kameralara poz verdi.

O dönemde pek çok kişi bunu marjinal bir grubun tiyatrosu olarak görmezden geldi. On iki yıl sonra, ümmet hâlâ bu olayların bedelini ödüyor.

Bir propaganda makinesi

IŞİD sadece bir devlet ilan etmedi. Tabiri caizse bir marka ilan etti ve daha önce hiçbir cihatçı grubun başaramadığı bir şekilde markayı incelikle pazarladı. 2014 Dünya Kupası’nın Twitter trendlerini ele geçirdi. Dini bir broşürden çok bir üye kazanma broşürünü andıran, parlak basılı İngilizce dergi “Dabiq”i yayınladı. Video oyunlarının estetiğini ve denetimsiz yeni medyanın viral etkisini birleştirerek, dinlemeye istekli herkese kıyametçi bir vizyon satmaya çalıştı.

Ve insanlar dinledi. Araştırmacılar, 110’dan fazla ülkeden 40.000 ila 42.000 kişinin Irak ve Suriye’deki IŞİD’e katılmak için yola çıktığını tahmin ediyor. Bu ölçek, “nasıl radikalleştiler” sorusunu sorgulatıyor. Onları neyin çektiğini, neyin ittiğini ve ayrılışlarını izleyen hükümetlerin iddia ettikleri kadar gerçekten çaresiz olup olmadıklarını sormamızı gerektiriyor.

Bahsedilmeyen Suç Ortaklığı

Bu göç hiçbir zaman tamamen gizli kalmadı. 2015 yılında, Mohammed al-Rashed adlı bir adam, daha sonra “Bethnal Green kızları” olarak ün salan İngiliz kız öğrencileri de dahil olmak üzere yabancı militanları sınırdan geçerek IŞİD topraklarına kaçak olarak sokmak şüphesiyle Türkiye’de tutuklandı. Al-Rashed, ağın çökertilmesi yerine izlenmesi görevini üstlenen ücretli bir Kanada istihbarat ajanı olduğunu iddia etti. İşte bu durum, Batılı hükümetlerin meseleye yaklaşımını yansıtıyor: sorunlu gördükleri vatandaşlarının Suriye’ye gitmelerine izin vermeyi daha stratejik buldular.

Şirketler de kendi anlaşmalarını yaptı. İsviçreli ana şirketi Holcim bünyesinde faaliyet gösteren Fransız çimento şirketi Lafarge, kâr paylaşımı anlaşması kapsamında IŞİD ve El Nusra Cephesi’ne yaklaşık 6 milyon dolar ödeyerek Suriye’deki fabrikasını savaş boyunca çalışır durumda tuttu. Lafarge, o zamandan beri bir terör örgütüne maddi destek sağladığı suçlamasıyla ABD mahkemesinde suçunu kabul etmiştir.

Bir de Amerika meselesi var. Donald Trump ve Robert F. Kennedy Jr. gibi isimler, önceki yönetimleri açıkça “IŞİD’in kurucuları” olmakla suçlamıştır. Böyle bir suçlama retorik bir saldırı olarak kastedilse bile, yine de Amerikan sorumluluğu meselesini ana akım siyasi söylemin gündemine getiriyor. Tarihçiler de ciddi sorular ortaya koydular. Mesela 2003 Irak işgali, ordusunun ve bürokrasisinin dağıtılması ve Abu Ghraib’deki kötü muameleler, daha sonra IŞİD’in subay kadrosunu oluşturacak olan, kin dolu, eğitimli ve aşağılanmış erkeklerden oluşan bir havuz yaratmadı mı? Elbette bir halifelik kurmak için yönetim kurulu odasında bir komplo kurulduğunu iddia etmek güçtür. Ancak komplo ile sonuç arasında bir fark vardır. Irak’ı yeniden şekillendiren, kurumlarını paramparça eden ve IŞİD’in dolduracağı bir boşluk bırakan kararlar, kaderin bir tesadüfü değildi. Bunlar politika tercihleriydi ve bu tercihlerin sorumluları vardır.

İnsanlar neden gitti?

İtici faktörler artık oldukça iyi belgelenmiştir. Avrupa’da, “İslam devletini savunmak” için yola çıkanların çoğu, İslamofobinin yaygınlaşmasına izin verilen toplumlarda, ekonomik ve sosyal açıdan marjinalleştirilmiş kesimlerden geliyordu. IŞİD onlara Avrupa’nın sunamadığı bir şey teklif etti: onurun geri kazanılması vaadi ve kendilerini önemli hissetme duygusu. Bazıları için bu cazibe neredeyse hiç ideolojik değildi. Bu, bir video oyununun gerçeğe dönüşmesinin heyecanı, tekbir diline bürünmüş silah sesleriydi.

Aynı güçler Avrupa’nın çok ötesinde de işliyordu. Tacikistan’dan Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’a kadar, diktatörlük ve açıkça İslam karşıtı rejimlerden kaçan insanlar, İslam devleti olduğunu iddia eden hemen hemen her yerin bulundukları yerden daha iyi olduğuna inanmak için kendi nedenlerine sahipti. Ve tüm bunların altında daha samimi bir motivasyon yatıyordu: Bir asırdır bir liderlikten mahrum kalan sıradan Müslümanlar arasında, haklarını savunacak birleşik bir liderliğe duyulan, uzun zamandır bastırılmış gerçek bir özlem.

Bunu mümkün kılan ideoloji

IŞİD, İslam’da cihatla ilgili her türlü tartışmanın beraberinde getirmesi gereken etik ve ahlaki ağırlıktan arındırılmış, şehitlik üzerine koca bir teoloji inşa etti. Yayınlarında “kafirlerin malı helaldir” diye açıkça dile getiriyor ve “tâğûtleri öldüren halifeliği” övüyordu. Açgözlülüğü ve kana susamışlığı ilahi ödül diline büründürüyordu. İşte tüm bunların bir sonucu şu ki, Brüksel’de ya da Buhara’da savunmasız, aşağılanmış bir genç adam, politika ve önyargının yarattığı bir felakettir. Aynı genç adama bir tüfek verilmesi ve kendi büyükannesinin imanının yetersiz olduğunu ilan eden bir fetva ise, teolojik bir ihanettir. IŞİD, hasat ettiği bu hak mahrumiyetini icat etmedi. O, bu hak mahrumiyetini kitlesel katliama dönüştüren ideolojik izni sağladı ve bu izin, ümmetin yüzleşmekte en çok geciktiği kısımdır.

Bu iznin bir adı var: IŞİD’in teolojik iskeletini sağlayan neo-Haracî akımı. İlk İslam yüzyılındaki haracîler gibidir ki onlar, siyasi bir anlaşmazlığı inanç meselesi olarak yeniden tanımlayarak Peygamber’in sahabelerine karşı silaha sarılmışlardı. IŞİD de tekfiri, yüzyıllar süren fıkıhî ihtiyatla çevrelenmiş bir son çare olmaktan çok, sıradan bir araç haline getirdi. Farklı şekilde düşünen, farklı şekilde yaşayan ya da sadece IŞİD’in onaylamadığı rejimler altında yaşayan Müslüman kardeşler, mürtet ilan edildi ve kanlarına dokunulabileceği ilan edildi. Peygamber, kendisini sürgüne gönderip yirmi yıl boyunca ona karşı savaş açan Kureyşlilere bile merhamet göstermişti. IŞİD ise kendisine hiçbir kötülük yapmamış Müslümanlara bu merhameti gösteremedi.

İŞİD’in Kalıntıları

Bugün artık neredeyse kimse “halife”nin kim olduğunu sormuyor. IŞİD topraklarını kaybetti ve bu unvan, bir zamanlar onu ciddiye alanlar arasında bile bir şaka haline geldi. Ancak ona biat eden gruplar bu kurgudan daha uzun ömürlü oldular ve projelerinin merkezindeki çelişki giderek daha grotesk bir hâle büründü.

Batı Afrika’da, halifelik adına cihat yürüttüklerini iddia eden ISWAP militanları, güvenlik görevlilerini ve “kurtardıklarını” iddia ettikleri Müslüman sivilleri öldürürken bir yandan da bayram sabahı Coca-Cola içerken fotoğraflandı. ISGS, Sahel bölgesine barış tanımıyor. Orta ve Güney Asya’da ISKP, Müslümanların ezici çoğunlukta olduğu topraklarda Müslümanları öldürüyor ve bu çelişkiden hiç rahatsız görünmüyor. Orta Afrika'da Müslümanların azınlıkta olduğu ve samimi bir davet ve tebliğ faaliyetinden gerçekten faydalanabilecekleri bölgelerde faaliyet gösteren ISCAP ise, onları yağmalayıp katlediyor.

Bu tam olarak ne tür bir halifelik?

Sahte bir halifelik, gerçek bir halifelik değil

IŞİD’in verdiği zarar, ölenlerin sayısı tek başına keder ve utanç için yeterli bir neden olsa da, bunun çok ötesine uzanmaktadır. IŞİD, belki de bir nesil boyunca, algılarda “halifelik” kelimesinin kendisini yozlaştırmıştır. Artık hem Müslümanlar hem de Müslüman olmayanlar için bu terim, gerçek anlamından ziyade infazları ve kesik kafaları çağrıştırmaktadır.

Gerçek bir halifelik, Kur’an’ın adaletine ve Sünnet’in merhametine dayanan bir siyasi düzendir. Bunun gerçek tarihsel örnekleri vardır. Sözgelimi, ikinci halife Hz. Ömer ilke meselelerinde taviz vermeyen, sertliğiyle tanınan bir adamdı. Hesap tutmadaki titizliği nedeniyle kendi valileri tarafından bile korkulurdu. Yine de o, başka yerlerde akrabalarıyla savaş halinde olsa bile, yönetimi altındaki Müslüman olmayan tebaasına koruma ve adil muamele sağlamasıyla hatırlanır. İşte gerçek bir halifeliğin ölçüldüğü standart budur: adaletsizliğe karşı sertlik, zayıflara karşı merhamet ve kendini yönettiği halkın celladı değil, hizmetkarı olarak gören bir hükümdar. IŞİD buna asla yaklaşamadı. Sadece ismi ödünç aldı ve anlamını onun altına gömdü. Olsa olsa emperyalistlerin yararına çalıştı.


*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.