editorbet giriş Deneme Bonusu veren siteler editorbet giriş

Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed el-Haddad’ın Türkiye’de Suikasta Uğraması: Olayın Arka Planı ve Perde Arkasındaki Boyutlar

Libya, Genelkurmay Başkanı Korgeneral Muhammed Ali Ahmed el-Haddad’ın Türkiye’de meydana gelen bir uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle bölgesel ölçekte derin bir şok yaşadı. Olay, el-Haddad’ın Ankara’ya gerçekleştirdiği resmî ziyaretin ardından dönüş yolunda meydana geldi. Uçağın elektrik arızası bildirdiği, acil iniş talebinde bulunduğu ve kısa bir süre sonra irtibatın tamamen kesildiği açıklandı.

Daha sonra uçağın enkazı Ankara’nın kırsal kesiminde, Kızıkavak köyü yakınlarında bulundu. Kazada el-Haddad’ın yanı sıra Libya ordusunun üst düzey dört subayı da hayatını kaybetti.

Bu kaza gerçekleşmiş olması nedeniyle, Libya’da derin bir üzüntü ve kaygı dalgası yarattı. Zira el-Haddad, farklı siyasi ve kabilesel çevreler arasında geniş saygı gören, birleştirici bir askerî lider olarak tanınıyordu.

Bu çalışmada; olayın tarihsel ve siyasal bağlamı, el-Haddad’ın Türkiye ile askerî iş birliğindeki rolü, Doğu Libya lideri Halife Hafter ile Mısır’daki askerî darbenin lideri Abdülfettah es-Sisi’nin kendisine yönelik düşmanlığı, aralarındaki açık husumete rağmen Hafter’in taziye mesajının anlamı, suikastın Batı Libya’daki askerî ve siyasi dengelere etkileri , Türkiye Libya ilişkileri , Libya , Pakistan ilişkileri , İsrail Yunanistan GüneyRum Kesimi  ve son olarak BAE ile Siyonist yapının Mısır üzerinden bölgedeki yeniden konumlanma çabaları ele alınmaktadır.

2011’den Bu Yana Tarihsel ve Siyasal Bağlam

2011 yılında 17 Şubat ayaklanmasıyla Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından Libya, uzun süreli bir istikrarsızlık ve iktidar mücadelesi sürecine sürüklendi.

Siyasi geçiş girişimlerine rağmen ülke kısa sürede iki ana kampa bölündü: Trablus’un başkent olduğu Batı Libya ve uluslararası toplum tarafından tanınan hükümet (güncel olarak Abdülhamid Dibeybe başkanlığındaki Ulusal Birlik Hükümeti) ile Halife Hafter güçlerinin ve Tobruk’taki Temsilciler Meclisi’nin kontrolündeki Doğu Libya.

2011 sonrası yıllarda çok sayıda farklı bağlılığa sahip silahlı grubun ortaya çıkması ve 2014’e gelindiğinde iki rakip hükümetin oluşması, Libya’yı ikinci bir iç savaşa sürükledi. Bu süreçte Halife Hafter, Doğu’da “Libya Ulusal Ordusu” olarak adlandırılan askerî yapının lideri olarak öne çıktı. Halife Hafter aslında Fransa, BA.E. ile Batı Libya Hükümeti ise İngiltere, Türkiye, katar ile yoluna devam ediyor.

On yılı aşkın süren bu çatışma boyunca Libya, yoğun yabancı müdahalelere sahne oldu. Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Rusya ve Fransa Hafter’i desteklerken, İngiltere Türkiye ve Katar, Trablus merkezli hükümeti destekledi.

2019 yılında Hafter, ülkedeki kaos ve bölünmüşlükten faydalanarak Trablus’u ele geçirmek amacıyla geniş çaplı bir askerî harekât başlattı. Bu süreçte Wagner adlı Rus paralı asker şirketi, Sudanlı ve Çadlı militanlar ile birlikte BAE ve Mısır’dan yoğun askerî ve lojistik destek aldı.

İşte bu bölünmüşlük ve dış müdahaleler ortamı, Muhammed el-Haddad’ın Batı Libya’da başkenti savunan ve ilerleyen aşamada askerî kurumu ulusal bir çatı altında birleştirmeye çalışan önemli bir lider olarak öne çıkmasına zemin hazırladı.

Türkiye ile Askerî Koordinasyon ve Trablus’un Düşmesini Engelleyen Rolü

Muhammed el-Haddad, 2019–2020 yılları arasında Hafter’in Trablus’a yönelik saldırısı sırasında Libya ile Türkiye arasındaki askerî ortaklığın güçlendirilmesinde kilit bir rol oynadı.

2019’un sonlarında, dönemin Başbakanı Fayiz Es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye arasında güvenlik ve askerî iş birliği mutabakatı imzalandı; bunu iki ülke arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşma izledi.

Bu anlaşmalar stratejik bir dönüm noktası oluşturdu ve Türkiye’nin Trablus hükümetine doğrudan askerî destek sağlamasının hukuki zeminini oluşturdu. Buna karşılık Yunanistan başta olmak üzere bazı ülkeler, bu deniz anlaşmasını bölgesel nüfuzlarına doğrudan bir meydan okuma olarak değerlendirdi.

Ancak Ankara, Trablus ile ittifakını kararlılıkla hayata geçirdi. 2020 başında Türk Parlamentosu, Libya’ya asker ve askerî ekipman gönderilmesine ilişkin tezkereyi onayladı. Kısa süre içinde Türkiye’nin sağladığı gelişmiş insansız hava araçları ve hava savunma sistemleri, sahadaki dengeleri köklü biçimde değiştirdi.

2020 baharında, Türk desteği ve Muhammed el-Haddad gibi saha komutanlarıyla kurulan ortak koordinasyon sayesinde Hafter güçlerinin Trablus’a yönelik saldırısı püskürtüldü. Mayıs 2020’de Vatiyye Hava Üssü’nün geri alınması, Hafter güçlerinin başkent çevresinden geri çekilmesinin önünü açtı.

Analistler, Türkiye’nin müdahalesinin, BAE destekli güçlerin ve Rus Wagner paralı askerlerinin Trablus’u ele geçirmesini engelleyen belirleyici faktör olduğunu vurguladı.

Bu süreçte el-Haddad, Merkez Askerî Bölge Komutanı ve Batı Libya Ortak Operasyon Odası üyesi olarak Trablus savunmasının koordinasyonunda etkin rol oynadı. Ayrıca başkent ve Batı bölgelerinde yaşanan iç çatışmaları yatıştırmada da önemli katkılar sundu.

Savaş sonrasında Türkiye ile askerî ilişkileri kurumsallaştıran el-Haddad, Ankara’ya çok sayıda resmî ziyaret gerçekleştirdi ve Türk askerî yetkililerini Trablus’ta ağırladı. Bu iş birliği, onu Batı Libya ordusu ile Türkiye arasındaki en önemli bağlayıcı halka hâline getirdi.

Hafter ve yerli işbirlikçilerinin El-Haddad’a Düşmanlığı ve Tasfiye Çabaları

Muhammed el-Haddad’ın Türkiye ile kurduğu yakın askerî ilişki hem Halife Hafter’in hem de Mısır’daki askerî darbenin lideri Abdülfettah es-Sisi’nin sert tepkisini çekti.

Hafter açısından el-Haddad, Libya’nın tamamı üzerinde askerî hakimiyet kurma hedefinin önündeki en büyük engellerden biriydi. Zira El-Haddad, Trablus merkezli sivil otoriteye bağlı birleşik bir ordu inşa etmeye çalışıyordu.

Hafter yıllar boyunca Trablus’taki Genelkurmay Başkanlığı’nı meşru kabul etmedi, Batı güçlerini “milis” olarak nitelendirdi ve el-Haddad gibi figürleri orduyu birleştirmeye yönelik müzakerelerden dışlamaya çalıştı.

Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya’daki artan nüfuzunu ulusal güvenliğine tehdit olarak gördü. 2020 yazında Sisi’nin Sirte ve Cufra’yı “kırmızı çizgi” ilan etmesi, bu düşmanlığın en açık göstergelerinden biriydi.

Bu düşmanlık yalnızca söylemle sınırlı kalmadı; BAE, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlikte Libya–Türkiye deniz anlaşmasına karşı bölgesel bir cephe oluşturuldu ve Türkiye ile çalışan askerî figürlerin tasfiyesi hedeflendi.

Hafter’in Taziye Mesajının Anlamı ve Şüpheyi Giderme Çabası

El-Haddad’ın ölümünün ardından Halife Hafter’in resmî taziye mesajı yayımlaması, gözlemciler arasında şaşkınlık yarattı. Bu tutum, olası suçlamalardan uzak durma ve kendi kampına yönelik şüpheleri bertaraf etme çabası olarak yorumlandı.

Birçok Batı Libyalı gözlemci, bu taziyeyi samimi bir birlik çağrısından ziyade, oluşan liderlik boşluğunu siyasi olarak değerlendirme girişimi olarak gördü.

Suikast Şüpheleri: Kaza mı, Yoksa Bölgesel Boyutları Olan Planlı Bir Tasfiye mi?

Korgeneral Muhammed el-Haddad’ın ölümü etrafında oluşan şüpheleri besleyen temel unsur, olayın teknik ayrıntılarından ziyade, kazanın taşıdığı siyasal ve stratejik anlamdır. Uçak kazası, yalnızca Libya Genelkurmay Başkanı’nın hayatını kaybetmesiyle sınırlı kalmamış; aynı anda Batı Libya ordusunun en üst komuta halkasına mensup, askerî karar mekanizmasının merkezinde yer alan, Türkiye ile stratejik koordinasyonu yürüten ve Trablus cephesindeki güç dengelerini fiilen şekillendiren birden fazla üst düzey komutanın da ortadan kalkmasıyla sonuçlanmıştır. Bu gerçeklik, yaşananları sıradan, münferit ve tesadüfi bir “uçak kazası” olarak değerlendirmeyi siyasal ve mantıksal açıdan son derece zorlaştırmaktadır.

Libya bağlamında, iç savaş dinamiklerinin yoğun bölgesel ve uluslararası müdahalelerle iç içe geçtiği bir ortamda, Batı’daki askerî hiyerarşinin tepe noktasının çekirdek liderlik kadrosuyla birlikte tek bir anda devre dışı bırakılması, stratejik tasfiye mantığından bağımsız ele alınamaz. Burada sorulması gereken soru açıktır: Batı Libya’daki en etkili askerî liderlerin büyük çoğunluğunun aynı uçakta bir araya gelmesi ve tamamının son derece hassas bir siyasi dönemeçte, aynı anda saf dışı kalması gerçekten salt bir tesadüf müdür? Tam da Türkiye’nin Libya ‘da asker bulundurması için bir gün önce tezkerenin Türkiye meclisince onaylanmasının ardından kazanın olması. Yine dan bir gün sonra İsrail merkezli X hesaplarından Türkiye aleyhine paylaşımların yapılması. Şüpheleri artırmakta

Muhammed el-Haddad’ı hedef hâline getiren unsur, onun yalnızca teknik bir askerî figür olmamasıydı. El-Haddad, son derece karmaşık ve çok katmanlı bir denklemin merkezinde yer alıyordu: Bir yandan Libya ordusunun Trablus’taki sivil otorite altında birleştirilmesi sürecini yürütüyor, diğer yandan Türkiye ile askerî ilişkinin sahadaki kurumsal mimarisini inşa ediyor, aynı zamanda Halife Hafter liderliğindeki Doğu kampının askerî hegemonya dayatma girişimlerinin önünü kesiyordu. Bu nedenle el-Haddad, yalnızca yerel bir rakip değil; bölgesel projeler açısından uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak algılanmaya başlamıştı.

Şüpheler, Doğu Akdeniz boyutu hesaba katıldığında daha da derinleşmektedir. El-Haddad, kara sahasında olduğu kadar deniz jeopolitiğinde de belirleyici bir aktördü. Libya ile Türkiye arasında imzalanan deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının askerî ve güvenlik zeminini fiilen sağlayan isimlerden biriydi. Bu anlaşma, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik haritayı köklü biçimde değiştirmiş; Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Yunan kıyılarını İsrail’e  bağlayarak Libya ile Türkiye’yi doğal deniz derinliğinden koparmayı hedefleyen deniz kuşağını fiilen kırmıştır.

Bu gelişme hukuki bir ayrıntıdan ibaret değildi; yüksek etkili stratejik bir kırılmaydı. Zira Yunan-Rum deniz projesi işlevsiz hâle gelmiş, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Doğu Akdeniz’de enerji ve ulaşım hatlarını kontrol eden merkezi bir platforma dönüşme hedefi ciddi biçimde sekteye uğramıştır. El-Haddad dönemindeki Libya Genelkurmay Başkanlığı, bu anlaşma için Libya’nın askerî güvenlik şemsiyesini sağlamış, Batı Libya deniz sahasını korumuş ve Türk Donanması ile operasyonel eşgüdümü yürütmüştür. Bu durum, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Ankara ve Trablus’tan bağımsız bir deniz oldu-bittisi yaratma kapasitesini kaybettiği bir jeopolitik sıkışmışlığa sürüklemiştir.

Bu tablo karşısında Yunanistan, on yıllardır ilk kez Doğu Akdeniz’de tek taraflı hâkimiyet denkleminin dışına itilmiş; fiilî dayatma siyasetinden diplomatik, hukuki ve dolaylı çatışma yöntemlerine yönelmek zorunda kalmıştır. Sert diplomatik krizler, uluslararası hukuk girişimleri, deniz dosyasını küresel platformlara taşıma çabaları ve Türkiye-Libya eksenine karşı Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa ile kurulan ittifaklar bu sürecin somut yansımalarıdır. Bu çerçevede, Muhammed el-Haddad’ın yalnızca Libya içindeki aktörler için değil, deniz anlaşmasının sağlamlaşmasından doğrudan zarar gören bölgesel güçler açısından da ilan edilmemiş bir stratejik hedefe dönüşmüş olabileceği ihtimali göz ardı edilemez.

Kazanın zamanlaması bu değerlendirmeyi daha da güçlendirmektedir. Olay, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Libya’daki Türk askerî varlığının süresini uzatma kararından hemen sonra, son derece hassas bir siyasi eşikte gerçekleşmiştir.  El-Haddad, bu varlığın sahada uygulanmasında ve Libya ordusu içinde kurumsal olarak tahkim edilmesinde kilit aktördü. Onun ani kaybı ve beraberindeki üst düzey komutanların yokluğu, yalnızca kişisel bir boşluk değil; askerî ve egemenlik karar mekanizmasında doğrudan bir dengesizlik yaratmıştır.

İstihbarat literatüründe, yüksek değerli çok sayıda hedefin aynı anda bertaraf edilmesiyle komuta yapısının felç edilmesine yol açan operasyonlar, sınırlı etkili kazalar olarak değil, “yüksek etkili tasfiye” operasyonları olarak tanımlanır. Ortaya çıkan sonuç itibarıyla, el-Haddad ve beraberindeki komuta kadrosunun kaybı bu tanımla örtüşmektedir; kullanılan yöntem ne olursa olsun.

Teknik soruşturmalar nihayetinde arızaya dayalı açıklamalar sunabilir. Ancak siyasal analiz, doğrudan nedende durmaz; kimin kazanç sağladığına, olayın hangi zamanlamada gerçekleştiğine ve sonrasında güç dengelerinin kimin lehine değiştiğine bakar. Libya örneğinde, el-Haddad’ın yokluğundan en fazla faydayı sağlayan tarafın, onun varlığını askerî ve deniz jeopolitiğini kendi şartlarına göre yeniden şekillendirmenin önünde bir engel olarak gören bir kamp olduğu gerçeği göz ardı edilemez.

Bu nedenle Muhammed el-Haddad’ın ve Batı Libya’daki üst düzey komutanların onunla birlikte ölümü, kamuoyunun zihninde sıradan bir uçak kazası olarak kalmayacaktır. Aksine, çok katmanlı ve çok aktörlü bir siyasal suikast ihtimaline açık bir vaka olarak varlığını sürdürecektir; ta ki yalnızca uçağın nasıl düştüğünü değil, neden özellikle bu zamanlamada düştüğünü, uçakta kimlerin bulunduğunu ve onların yokluğunun kazadan sonra güç dengelerini kimin lehine değiştirdiğini açıklayan ikna edici ve şeffaf cevaplar ortaya konulana kadar.

Batı Libya’ya Yansımalar

Muhammed el-Haddad’ın suikastı, Batı Libya’daki askerî yapı üzerinde derin bir boşluk yarattı. Misrata kökenli olması, bu şehirdeki silahlı güçlerin hükümete bağlılığını sürdürmesinde belirleyici bir etkendi.

Onun yokluğu, liderlik rekabetlerini ve kırılgan dengeleri yeniden gündeme taşıdı. Başbakan Abdülhamid Dibeybe, en önemli askerî dayanaklarından birini kaybetmiş oldu.

BAE ve Mısır’ın Rolü ile Yeniden Konumlanma

BAE ve Siyonist yapı ile uyumlu Mısır yönetimi, el-Haddad’ın yokluğunu Batı Libya’daki askerî yapıyı yeniden şekillendirmek için bir fırsat olarak görmektedir.

Türkiye ise askerî varlığını uzatarak, stratejik çıkarlarından geri adım atmayacağını net biçimde ortaya koymuştur.

Sonuç

Muhammed el-Haddad’ın Türkiye’de suikasta uğraması, Libya sürecinde son derece tehlikeli bir dönüm noktasıdır. O, yalnızca bir askerî komutan değil, bölünmüş bir ülkede ulusal bir kurum inşa etme çabasının sembolüydü.

Olay teknik olarak kaza olarak tanımlansa bile, siyasi ve stratejik sonuçları, bu dosyanın uzun süre kapanmayacağını göstermektedir. Aslında ana sıkıntı Emperyalist batı ve batının yanında yer alan halkı Müslüman olan ülke liderleri. Bu ülke liderleri kendileri fikir üretse stratejileri olsa. Bu stratejilerde ümmetin geleceği ve İslam’ın yücelmesi olsa . Durum çok farklı olacaktır. Libya lideri halkın gaza getirilmesi söylemlerle olmuş. Ondan sonra Libya emperyalist İngiltere ve Fransa arasındaki mücadeleye şahit olmuştur. Siyonist katil İsrail ve İsrail’in bölgedeki uşağı Yunanistan’ı göz ardı etmemek lazım.


*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.