Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçen hafta Doğu Afrika’da çok konuşulan bir diplomatik turuna çıktı. Şehir sokaklarında koştu, ugali pişirdi, dans etti ve Fransızca konuşulmayan Afrika’daki yeni ortaklarına yönelik her türlü sıcak mesajı vermeye çalıştı. Hatta Fransa’yı pan-Afrikancılığın gerçek savunucusu olarak sundu. Oysa söz konusu ideoloji Fransa gibi sömürgeci güçlere karşı bir direniş fikri olarak ortaya çıkmıştı. Büyük ironi…
Fransa kıtada zor bir dönemden geçiyor. Batı Afrika’daki rejim değişiklikleri ve bunun korkusu, birçok ülkede Fransız etkisine ciddi bir zarar uğrattı. Genç Afrikalılar arasında Fransız karşıtı duygular giderek yaygınlaşıyor. Fransa’nın Afrika’yı sömürgeleştirmeye başlamasının üzerinden yaklaşık iki asır geçmişken, Paris şimdi yeniden “ortaklık” diliyle kıtaya dönmeye çalışıyor. Kaldı ki, Macron’un yeni açılımı, Fransa’nın geleneksel nüfuz alanı olan Fransızca konuşan ülkelere değil, kendi sömürge rakibi olan İngiltere’nin eski sömürge topraklarına yöneliyor.
Afrika kıtasında Rusya, Fransa’nın geride bıraktığı askerî boşlukları dolduruyor; Çin ekonomik nüfuzunu her gün güçlendiriyor. Türkiye ise diplomatik ve ticari etkisini artırmaya devam ediyor. Fransa’nın onlarca yıl boyunca kurduğu Afrika düzeni aşınıyor ve Macron bunun farkında. Tesadüfen, geçen ay ABD’de bulunan İngiltere Kralı Charles sözde İngiliz Milletler Topluluğu ile süregelen bağları övgüyle vurguluyordu.
Bu gerilemeyi durdurmak isteyen Macron, “Françafrique dönemi sona erdi, artık ortaklık dönemi başladı” mesajını veriyor. Ancak bu söylem yeni değil.
La Françafrique Nedir?
Bu terim, Fildişi Sahili'nin ilk cumhurbaşkanı ve Fransa'nın en sadık Afrikalı maşalarından Félix Houphouët-Boigny tarafından ortaya atıldı. Fransa ile eski sömürgeleri arasındaki efendi–tebaa ilişkisini tanımlayan bir politikadır. Bu fikir, işbirliği olarak konumlandırılsa da, aslında Fransa'nın bu Afrika ülkeleri üzerinde sürdürdüğü kültürel, siyasi, askeri, ekonomik ve kişisel bir etki ağıdır.
Houphouët-Boigny’nin siyasi sicili de bu sistemin gerçek mahiyetini ortaya koyuyordu. Gana’da Kwame Nkrumah’ya, Benin’de Mathieu Kérékou’ya karşı darbecileri destekledi. Thomas Sankara’nın devrimci çizgisinin en sert muhaliflerinden biri oldu. Afrika’nın parçalı ve dışa bağımlı kalmasını sağlayan politikaları destekledi. Vesahıl, Houphouët-Boigny’nin en büyük başarısı, birlik veya gelişme değil, dünyanın en büyük kiliselerinden biri olan Yamoussoukro Bazilikası oldu. 1993’te öldü, fakat yerleşmesine yardım ettiği sistem yaşamaya devam etti.
Dokuz Canlı Françafrique
“La Françafrique est morte” yani “Françafrique öldü” söylemi yeni değil. Macron’un açıklamaları da öyle.
28 Şubat 2008’de dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Güney Afrika Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Fransa-Afrika ilişkilerinin artık eşitsizlik ve sömürü üzerine kurulmadığını ilan etmişti. Ancak aynı Sarkozy, 2011’de Fildişi Sahili krizine müdahil oldu ve Muammar Gaddafi’nin devrilmesine yol açan NATO müdahalesinin en güçlü savunucusuydu. Bu müdahale, Sahel bölgesindeki uzun süreli istikrarsızlığın da önünü açtı.
12 Ekim 2012 tarihinde, yine dönemin Cumhurbaşkanı François Hollande, Senegal Ulusal Meclisi’nde “Françafrique dönemi sona erdi” açıklamasını yaptı. Hatta bu vaat seçim kampanyasının önemli başlıklarından biriydi. Buna rağmen Fransız askerî varlığı kıta genelinde genişlemeye devam etti.
Macron’un bugünkü Afrika turu da, tüm sıcak görüntülerine rağmen, aynı geleneğin devamı gibi görünüyor. Nairobi Üniversitesi’nde konuşma yaptığı sırada gürültülü dinleyicilere verdiği sert tepki, bu üstenci yaklaşımın hâlâ sürdüğünü gösterdi. Görünen o ki yöntemler değişse de refleksler değişmiyor.
Fransa gerçekten imajını yenileyebilir mi?
Kısa cevap: Hayır. En azından köklü bir yapısal dönüşüm olmadan değil.
Afrika halkları artık Fransa’nın niyetlerini daha dikkatli okuyor. Elbette hükümetlerin yaklaşımı aynı değil. Kenya Cumhurbaşkanı William Ruto, Macron’u sıcak karşıladı ve Fransa ile kara erişimi, deniz güvenliği, istihbarat paylaşımı, barış gücü operasyonları ve insani yardımı kapsayan tartışmalı bir askerî anlaşma imzaladı. Fransa’nın hâlihazırda Kenya’da yüzlerce askerî personeli bulunuyor ve Kenya ordusuna yönelik eğitim faaliyetleri devam ediyor.
Paris’in dikkatini çevirdiği bir diğer ülke ise Sahraaltı Afrika’nın en büyük ekonomisi olan Nijerya. Macron’un uzun süredir yakın ilişki kurduğu Nijerya Cumhurbaşkanı Bola Ahmed Tinubu, göreve geldiğinden bu yana en fazla ziyaret ettiği ülke Fransa oldu. Fransızca konuşan komşularının aksine, Tinubu anti-Fransız yaklaşımını benimsemiyor. Bu da Nijerya ve İngilizce konuşulan Afrika'yı, Fransa'nın yeniden angajmanına genel olarak daha misafirperver hale getirdi.
Ancak sıcak mesajlar ve ikili anlaşmalar, bu yeni ortaklığın gerçekten eşit şartlarda kurulup kurulmadığı sorusunu cevaplamıyor.
Fransa milyarlarca dolarlık yatırım vaatleriyle gündem oluşturabilir. Fakat eşitlik üretmeyen yatırım, sadece yeni bir ambalaja sarılmış sömürüdür. Asıl mesele yatırımın miktarı değil, yapısıdır: Afrika sadece hammadde sağlayıcısı mı olacak, yoksa ürettiği mallar Fransız pazarlarına gerçek erişim elde edebilecek mi? Teknoloji ve bilgi transferi gerçekten paylaşılacak mı? Afrika ülkeleri kendi kaynakları ve güvenlik politikaları üzerinde tam egemenlik sahibi olabilecek mi?
Fransa bu sorulara samimi cevaplar vermediği sürece Macron’un Afrika turu, sürekli “yenilendiğini” ilan eden eski bir sömürge gücünün yeni bir halkla ilişkiler gösterisi olarak hatırlanacaktır. Çünkü Afrika bu konuşmayı daha önce de duydu. Bu kez farklı olan tek şey, kıtanın artık farklı bir son talep etmesidir.
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.

0 Yorum