Sömürülmüş Halklar İngilizlere Teşekkür Borçlu mu?

Sömürülmüş Halklar İngilizlere Teşekkür Borçlu mu?

İngiltere’nin Reform UK Partisi milletvekili ve eski İçişleri Bakanı Suella Braverman, “Britanya İmparatorluğu dünyaya çok büyük faydalar sağladı” dedi. Eski kolonilerin, “bugünkü birçok gelişmiş demokrasinin temellerini atan bu ülkenin yaptığı önemli yatırım, çaba ve katkılar karşılığında Britanya’ya borcunu ödemesi gerektiğini” savundu. Braverman bu sözleri X platformunda başka bir milletvekili Bell Ribeiro-Addy’ye yanıt olarak yazdı. Yakında Jamaika heyetinin Kral Charles’a resmi bir kölelik tazminat dilekçesi sunmak üzere İngiltere’ye geleceğini belirten Ribeiro-Addy, “İngiliz kurumlarının tazminat taleplerini görmezden gelme taktiğini sürdürmesinin giderek zorlaştığını” dile getirmişti.

Bu tartışma, iki siyasetçi arasında yaşanan bir çatışma olarak geçiştirilebilir. Ama sömürgeciliğin kurbanlarına gerçekte ne kazandırdığı ve neyi elinden aldığı sorusu, bugün eski sömürgelerin vatandaşları arasında da yeniden gündemde. Bu tartışma geçiştirilmeyi değil, dürüst bir muhasebeyi hak ediyor.

Sömürülenler gerçekten fayda gördü mü?

Sömürgeciliğin en yaygın savunması şudur: İngiltere ve diğer imparatorluklar kolonilerine eğitim ve sağlık altyapısı kazandırdı. Bir ölçüde doğru olsa da bunu deftere net bir “avantaj” olarak yazmak tarihsel bir sahtekârlıktır. Sömürgeleştirilenlerin okula ya da hastaneye erişmek için İngiliz yönetimine ihtiyacı yoktu. İhtiyaçları, adil bir fikir ve kaynak alışverişiydi. Zaten pek çoğu bunu aktif olarak arıyordu.

Söz gelimi, bugünkü Kuzey Nijerya’da Sokoto Halifeliği Sultanı Muhammed Bello, İngiliz elçisi Hugh Clapperton ile görüştüğünde, tebaasını eğitecek İngiliz doktorların gelmesini kendi şartlarıyla müzakere etmeye hazırdı. Clapperton ve hükümeti ise bunu bu kadar cömertçe sunmaya hiç niyetli değildi. Amaçları ortaklık değil, boyun eğdirmekti.

Bu bize 19. yüzyıl Etiyopya’sını hatırlatır. Etiyopya kralları Tewodros II ve Menelik II, devletlerini modernize etmek için Avrupalı mühendis ve teknisyenler arıyordu. Kaldı ki, bunun yerine Avrupa’nın gönderdiği elemanlar çoğunlukla misyonerdi. Halbuki Etiyopya halkı kadim bir Hristiyan topluluğuydu.

İmparatorluk topraklarına dönersek, İngilizler bir kalkınma talebine yanıt vermiyordu. Kendi şartlarına göre “modernizasyon” dayatıyordu. Bu da sömürge eğitimi savunmasının ardındaki asıl soruyu ortaya çıkarır. Neye yönelik eğitim, kimin yararına? Afrikalılar Avrupa’nın teknik ve tıbbi ilerlemesini kabul ediyorlardı. Ancak kendi toplumsal normlarının ve kurumlarının aşağı olduğunu asla kabul etmediler. Kaldı ki, sömürge eğitimi bunun tam tersini öğretti. Böylece okuryazarlık, Batı lehine kültürel üstünlük doktriniyle harmanlandı.

Aynı şey “adalet ve hakkaniyet” getirdiği iddia edilen İngiliz hukuku için de geçerli. Bu sistem yürürlükteyken ne kadar övülmüş olursa olsun, on yıllardır süren bağımsızlık dönemi eski kolonilerin çoğunun terk edildikleri zamankinden daha iyi yönetilmediğini gösterdi. Sömürgecilik pratikte işleyen bir yerli sistem bırakmadı. Geride sömürgeciyi taklit etmek üzere eğitilmiş yeni bir bürokrat sınıfı bıraktı. İthal modeli doğası gereği üstün göstererek hem mevcut liderlik sistemlerini parçaladı hem de halef devletlere kendi köklerine dönecek net bir yol bırakmadı.

Uzun vadeli kazanç kime gitti?

Bazı tarihçiler, İngiltere’nin kolonilerine çok fazla yatırım yaptığını öne sürerek bilançosunu çıkarmaya çalıştılar. Onlara göre özellikle askeri ve deniz savunmasına aktarılan kaynak, kâr olarak imparatorluğa geri dönmedi. Tabii ki, ilk sorulması gereken şudur ki, gemileri başkalarının limanlarında ne işi vardı? Söz konusu rakamlar Braverman gibilerin argümanını besliyor. Ama bu, muhasebe defterini tüm hikâyeyle karıştırmaktır. Sömürgeciliğin kazancının sadece maddi olduğunu veya sömürge dönemiyle sınırlı kaldığını sanmak naifliktir. Zira birçok ülke için bağımsızlık, bir hediye olmaktan ziyade tahakkümü daha düşük maliyetle sürdürmenin bir yöntemiydi.

Ticarete bakalım. Bağımsızlıktan sonraki yıllar boyunca İngiltere, eski kolonilerinin çoğu için tek ve en büyük ticaret ortağı olmaya devam etti. Bugün de birçoğunun en önemli ticaret ortakları arasında yer alıyor.

Bağımsızlıktan sonra kurulan İngiliz Milletler Topluluğu, resmî bir ekonomik blok değil. Yine de somut ekonomik faydalar sağlıyor ve üye devletlerin bir kulüp kurma isteğinden değil, adeta bir zorunluluktan doğdu. Topluluk üyesi devletlerin birbiriyle, üye olmayanlarla yaptıklarına kıyasla yaklaşık yüzde 20 daha fazla ticaret yaptığı ve maliyetlerinin yaklaşık yüzde 21 daha düşük olduğu tahmin ediliyor. Bunun başlıca nedeni ortak hukuk sistemleri ve İngilizce. Bundan en büyük fayda sağlayan ise Birleşik Krallıktır.

Dilden bahsetmişken… imparatorluğun dili, dünyanın ortak dili hâline geldi. Bu, dile duyulan bir sevgiden değil, dünyanın büyük kısmının bu dili öğrenmek zorunda kalmasından dolayı oldu. Bu da sömürge bayrağı indirildikten çok sonra bile İngiliz kurumlarının kök salmasını sağladı. Herkes hâlâ prestiji Londra’dan, Edinburgh’dan ya da Oxbridge’den alınan bir diploma olarak görüyor. Dilin kendisi kalıcı bir gelir kaynağına dönüştü. British Council IELTS sınavlarından kâr ederken Oxford ve Cambridge hâlâ sömürgeciliğin dilini öğrenmekte olan dünyaya bitmeyen ders kitapları satıyor. Futbol gibi sıradan bir şey bile İngiliz ekonomisine milyarlarca sterlin akıtıyor. Bunun önemli bir nedeni, sömürgeleştirilmiş zihnin hâlâ ilk olarak bir İngiliz kulübüne yönelmesidir.

Bir de hiçbir defterde hesaplanamayan kültürel sömürgeleştirme var. Eski bir sömürgede doğan bir çocuk, İngiliz üstünlüğüne dair varsayılan bir önyargıyı miras alıyor. Kendi halkının eseri olsa bile değerli olan her şeyin sömürgeci tarafından inşa edildiği öğretiliyor. Üstelik en çok sömürgecinin dilini öğreniyor ve ömrünü bu dili bir BBC spikeri seviyesine taşımaya adıyor.

İngiltere’nin Tarihteki Kârları

Koloniler olmasaydı, İngiltere iki Dünya Savaşı’ndan galip çıkamazdı. İmparatorluk en zorlu seferlerine asker sağlamanın yanı sıra her türlü kaynağı da bu topraklardan elde etti. Nijeryalı çelik, İran petrolü gibi hammaddeleri de sağladı. Unutmayalım ki, bu hammaddeler, sömürge halklarını kendilerine ait olmayan bir savaşı finanse etmek için kıtlığın eşiğine iten vergi rejimleriyle elde edildi.

Petrol sömürüsü de aynı senaryoyu izledi. Sömürge dönemi arazi hükümleri ve korumacı politika, British Petroleum’a hiç vazgeçmediği bir avantaj kazandırdı. Bugün BP ve diğer İngiliz şirketleri Londra’dan binlerce mil uzakta milyarlarca varil petrolü hâlâ kontrol ediyor. Bu, sömürge yönetiminin doğrudan mirası.

Cinayetler

Sömürgeciliğin maliyet ve kazanç muhasebesi, İngilizlerin işlediği cinayetleri göz ardı ederse dürüst olamaz. Kayıtlar Hindistan’dan Afrika’ya kadar kitlesel şiddetle bastırılan protesto dalgalarıyla dolu. Frederick Lugard, Uganda’da İngiliz egemenliğini kurmak için binlerce kişiyi öldürdü ve yerinden etti. Daha sonra Nijerya’nın kuruluşundan sorumlu tutulduğunda, Sokoto Halifeliği’ne son vermek için benzer ölçekte katliamlar emretti. Kenya’da 1952-1960 Mau Mau ayaklanmasında ölü sayısı genellikle 11.000 ile 20.000 arasında tahmin ediliyor. Bu rakam, yerli toplulukların tamamen silindiği sayısız başka yeri saymıyor bile. Bu sicil karşısında herhangi bir “rekabetçi bilanço” argümanı çöker.

Afrika veya Amerika kıtalarında sömürülen ülkelerin bugün tazminat talep edip etmemesi ayrı ve ciddi bir tartışma konusu. Bunu mutlaka siyaset ve ekonomi çerçevesinde tartışmak gerekiyor. Ama sömürgeciliği ve yol açtığı acıları sanki övünülecek bir başarıymış gibi görmek akıl almazdır. Bu insanlık dışılıktır, duyarsızlıktır ve imparatorluk zihniyetinin aslında hiç sona ermediğinin kanıtıdır.


*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.