Sudan’da insani felaketten Sahel’de teröre kadar uzun süredir Afrika’da cereyan eden olaylar birbirinden kopuk acil durumlar olarak sunuluyor. Oysa bu çerçeveleme artık gerçeği perdeleyen bir kolaycılığa dönüştü. Çünkü gerek savaşlar gerek zorunlu göç, yasa dışı finans ağları ve dış güç rekabeti, sınırları aşarak birbirini besliyor. Böylece kıta boyunca uzanan, genişleyen bir “kırılma kuşağı” ortaya çıkıyor. Stratejik açıdan bakıldığında bu dağınık gibi görünen krizler aslında Afrika’nın tamamını etkileyen tek bir bölgesel güvenlik düzenine evriliyor.
Sudan’da Nisan 2023’ten bu yana devlet otoritesinin çözülmesi piyasaları parçalamış, kamu hizmetlerini felce uğratmış ve krizi sınırların ötesine taşımıştır. Şubat 2026 itibarıyla yaklaşık 4,3 milyon Sudanlı komşu ülkelere sığınmış durumdadır. Ekonomi ise 2023’te yüzde 29, 2024’te yüzde 13,5 oranında daralmıştır. Afrika’nın batısında, Sahel bölgesinde şiddetin nasıl bir “dolaşım ekonomisine” dönüştüğünü görüyoruz. 2018’den itibaren silahlı gruplar saldırı düzenlemenin yanı sıra yolları, sürüleri ve pazarları kontrol eden bir gölge düzen kurmaya başladı.
Çatışmaların Arka Planı
Doğal kaynaklar, bütün bu meselelerin jeopolitik omurgasını oluşturuyor. Kritik mineraller hem bir ödül hem de çatışmayı besleyen bir yakıt işlevi görüyor. Bu kaynaklar dış aktörleri de sahaya çekiyor. Kızıldeniz havzası ve daha geniş anlamda Afrika Boynuzu’nda, özellikle BAE ve Suudi Arabistan gibi Körfez ülkeleri ile İsrail; liman yatırımları, lojistik ağlar, diplomatik girişimler ve tanıma politikaları üzerinden rekabetçi bir nüfuz mücadelesi yürütmektedir. Mart 2017’den bu yana BAE destekli Berbera Limanı’nın genişletilmesi, Suudi Arabistan’ın Mayıs 2023’te Sudan’da üstlendiği arabuluculuk rolü ve İsrail’in 26 Aralık 2025’te Somaliland’ı resmen tanıması ticari erişim ile jeopolitik konumlanmanın nasıl iç içe geçtiğini açıkça ortaya koyuyor.
Sahel ve çevre bölgelerde ise daha farklı, rejim güvenliği odaklı bir “destek pazarı” şekillenmektedir. Mali’de Haziran 2025 sonrasında Fransız ve BM desteklerinden Wagner’e ve ardından Rusya’nın Afrika Kolordusu’na uzanan geçiş, dış güvenlik desteğinin giderek rejimlerin ayakta kalmasını önceleyen bir araca dönüştüğünü gösteriyor. Reuters’ın aktardığına göre, Wagner’in önceki faaliyetleri sık sık sivil ihlallerle ve resmî askeri komuta zinciri dışındaki operasyonlarla anılmış olsa da Afrika Kolordusu daha çok eğitim ve teçhizat desteğine odaklanmaktadır. Nijerya’da ise bu modelin daha “Batı tarzı” bir versiyonu ortaya çıkmıştır: 1 Kasım 2025’teki ABD tehditlerinin ardından Washington, istihbarat uçuşları, 25 Aralık 2025’teki koordineli saldırı ve 13 Ocak 2026’da sağlanan yeni askeri teçhizatla baskıyı yürütmüştür. Ancak güvenlik iş birliği giderek çıkar temelli bir zemine kaydıkça sivillerin korunması ikinci plana itilmekte ve silahlı gruplar hem sahada hem söylem düzeyinde daha geniş bir alan kazanmaktadır.
Yaşananlara Dış Devletlerin Etkisi
Çin, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail bu kırılma kuşağını doğrudan güç projeksiyonunun yanı sıra jeo-ekonomi, diplomasi, güvenlik iş birliği ve stratejik altyapının farklı bileşimleri üzerinden şekillendiriyor. Pazarlara erişim, limanlar ve madencilik yatırımları bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor. Doğru koşullarda bu araçlar, istihdam yaratarak, bağlantısallığı artırarak ve şeffaflığı güçlendirerek devlet kapasitesini tahkim edebilir. Ancak kırılgan ortamlarda aynı projeler kolaylıkla yağma, yolsuzluk ve silahlı saldırıların hedefi haline gelir; meşruiyetin zayıf olduğu bağlamlarda yatırımlar, kendiliğinden istikrar üretmez; çoğu zaman tam tersine kırılganlığı derinleştirir.
Art arda gelen darbeler, daralan sivil alanlar ve kopan diplomatik hatlar, bölgesel örgütlerin arabuluculuk yürütme, istihbarat paylaşma ve kolektif baskı uygulama kapasitesini aşındırıyor. Bölgesel bloklar çözülmeye başladığında kriz yönetimi de kurallara dayalı, çok taraflı bir zeminden çıkarak ikili ve geçici düzenlemelere indirgeniyor. Bu durum dış aktörlerin manevra alanını genişletirken Afrika ülkelerinin borç, iklim finansmanı ve doğal kaynakların işletilme şartları üzerindeki pazarlık gücünü zayıflatıyor.
Doğu Afrika Ne Durumda?
Doğu Afrika’da -özellikle Uganda’da- mesele pek de parlak değildir. Uganda’nın 2026 Mülteci Müdahale Planı, 2,2 milyon mülteci ve 2,7 milyon ev sahibi topluluk üyesi için toplam maliyeti 850 milyon dolar olarak hesaplıyor; bunun 356,75 milyon doları, mültecileri barındıran 13 ilçede asgari ihtiyaçlar için ayrılmış durumda. Eğitim alanında ise baskı şimdiden somutlaşmış durumda: Uganda’nın ERP II programı, 2022–2025 dönemi için mülteci bölgelerindeki eğitim ihtiyacını 450 milyon dolar olarak hesaplıyor. Buna karşın yerleşim okullarında ilköğretimde sınıf başına ortalama 135 öğrenci düşüyor ve yalnızca asgari standartlara ulaşabilmek için dahi yaklaşık 6.185 ek öğretmene ihtiyaç duyuluyor.
Koridor meselesi artık soyut bir tartışma değil, ölçülebilir bir gerçekliktir. Dünya Bankası, Kızıldeniz’deki aksaklıkların Drewry Dünya Konteyner Endeksi’ni Kasım 2024 itibarıyla kriz öncesi seviyelerin yüzde 141’inin üzerine taşıdığını ve Doğu Afrika ekonomilerinin dayandığı ticaretin maliyetini ciddi biçimde artırdığını ortaya koyuyor. Bu baskı, en temel insani destek kalemlerinde dahi hissediliyor: BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Ağustos 2025’te Uganda’da mülteciler için asgari ihtiyaçların kişi başına aylık yaklaşık 16 dolara karşılanabildiğini ancak fon açıklarının bu rakamı 5 dolara kadar düşürebileceği uyarısında bulundu. Başka bir ifadeyle Doğu Afrika, doğrudan bir savaş sahası olmasa bile bütçeleri, sınıfları ve nakliye maliyetleri üzerinden bir “çatışma vergisi” ödemektedir.
Sonuç
Bu nedenle inandırıcı bir politika çerçevesi güvenliği sadece rejimlerin bekası üzerinden değil; sivil koruma, hesap verebilirlik, insani erişim ve meşru kamu otoritesinin yeniden inşası üzerinden tanımlamak zorundadır. Politika araçları da savaş ekonomisinin damarlarını hedef almalıdır. Finansal istihbaratın güçlendirilmesi, emtia akışlarının izlenmesi, yolsuzlukla mücadele ve sınır ötesi lojistik ağların koordineli biçimde kesintiye uğratılması bu mücadelenin merkezinde yer alır.
Son olarak Afrika’da savaş ekonomilerinin, hammaddelerin ve rekabet hâlindeki dış destekçilerin zayıf kurumsal yapılar üzerinde kesiştiği yeni bir jeopolitik düzen olduğu kabul edilmeli. Bu düzen, kendi hâline bırakıldığında sönümlenmeyecek; aksine kalıcı bir olağanüstü hâlin norm haline gelmesine ve bölgesel istikrarın bu yeni gerçeklik etrafında yeniden şekillenmesine yol açacaktır. Önümüzde iki tercih bulunmaktadır. Ya çatışma ekonomilerini sınırlamak için koordineli bir irade ortaya konacak ya da güvenlik şartlarının silahlı aktörler ve onların dış destekçileri tarafından belirlendiği bir geleceğe razı olunacaktır.
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.
0 Yorum