ABD Başkanı Donald Trump’ın Katolik ruhani lideri Papa Leo ile son dönemde yaşadığı söz düellosu ve kendisini İsa Mesih olarak tasvir etmesi, Batı medyasında yeni bir tartışma dalgası yarattı. Doğal olarak bu durum, Hristiyanlar arasında da muhtelif tepkilere yol açtı. Ancak mesele, Hristiyan dünyası içindeki Siyonist ve anti-Siyonist kamplar arasında bir çatışma olarak değerlendirilip yanlış yorumlanmamalıdır. Zira her iki taraf da İsrail’in terörünü sorgulamaktan ziyade, eylemlerinin yöntemi ve ahlaki çerçevesi konusunda görüş ayrılığı yaşamaktadır. Öte yandan bu olay, Batı’daki liberal Hristiyanlık ile Hristiyan milliyetçiliğinin iddialı yükselişi arasındaki süregelen gerilimin bir yansıması olarak görülebilir. Daha da önemlisi, Trump’ın çağdaş Hristiyan algısı içinde nasıl konumlandırıldığını ve belki de kendisini nasıl gördüğünü ortaya koymaktadır.
Nijeryalı bir Facebook kullanıcısı olan Ugochukwu’nun Trump’ı “İsa Mesih’in bize gönderileceğini söylediği Kutsal Ruh, Teselli Edici” olarak tanımlaması ilk bakışta kolayca reddedilebilecek bir iddia gibi görünüyordu. Bu, teolojik cehalete ya da Siyonist vaazların eleştirel süzgeçten geçirilmeden benimsenmesine, buna jeopolitik konusundaki zayıf kavrayışın da eklenmesiyle açıklanabilirdi. Ancak Lance Wallnau, Paula White ve özellikle Franklin Graham gibi önde gelen evanjelik figürler Trump’ı “Amerika’yı kurtarmak” için ilahi bir görevle atanan kişi olarak tanımladığında, mesele basit bir coşkunun ötesine geçerek kutsal metinlerin siyasallaştırılması boyutuna ulaşmaktadır.
Hristiyan Dünyada Trump Algısı
2024 tarihli bir Pew yayınına göre, Trump destekçilerinin sadece yüzde 8’i onu “çok dindar” olarak değerlendirirken çoğunluk onu ya “biraz dindar” ya da “pek dindar değil” şeklinde tanımlamaktadır. Trump’ın kişisel davranışları ile Hristiyan etik idealleri arasındaki uyumsuzluk karşısında, birçok evanjelik lider Kutsal Kitap’taki benzetmelere başvurmaktadır. Kaba sözleri, yalanları ve göze çarpan kibriyle tanınan, ahlaki açıdan tartışmalı bu lider; Yeşaya 45’te bahsedilen Pers kralı Kiros’un kalıbına sokulmaktadır: “Rab, meshettiği kişiye, sağ elini tuttuğum Kiros’a şöyle diyor… Kulum Yakup ve seçtiğim İsrail uğruna seni adınla çağırıyorum… beni tanımıyor olsan da” (Yeşaya 45:1–4).
Kiros, özellikle İsrailoğulları anlamında bir inanan değildi ancak İsrail’i yeniden kurma yönündeki siyasi rolü nedeniyle “meshedilmiş” olarak nitelendirilmiştir. Günümüz bağlamında Trump’ın yurt içindeki beyaz evanjelikler ve yurt dışındaki bazı Hristiyan topluluklar arasında gördüğü güçlü destek de benzer bir hesaplamaya dayanmaktadır. Yargı atamaları, evanjelik önceliklerle uyumlu politik duruşu ve her şeyden öte modern İsrail devletine verdiği güçlü destek, bu statüyü pekiştirmiştir.
Trump da bu yarı-mesihçi anlatıya uyum sağlamıştır. Temmuz 2024’te kendisine yönelik suikast girişiminin ardından, “Birçok kişi bana Tanrı’nın hayatımı bir nedenden ötürü bağışladığını ve bu nedenin ülkemizi kurtarmak ve Amerika’yı yeniden yüceltmek olduğunu söyledi.” ifadelerini kullanmıştır.
Bu çerçevede modern bir Kiros rolü üstlenen Trump, Amerikalı Hristiyanları korumanın ötesinde geçerek bu misyonu uluslararası ölçekte yaymayı da hedefliyor. Yönetiminin söylemleri ve zaman zaman jeopolitik hamleleri, açıkça dini terimlerle çerçevelenmektedir. Söz gelimi, Nijerya’da bir üs kurma hedefi bağlamında ülkedeki Hristiyanlara yönelik sözde soykırım iddialarının gerekçe olarak sunulmasından Latin Amerika’daki Hristiyan toplumları “tanrısız narko-komünizm” ve tiranlık güçlerinden koruma söylemine kadar uzanan bir dil kullanılmaktadır.
Buna rağmen Trump’ın çekiciliği, ABD’deki muhafazakâr teologlardan Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerindeki yerel vaizlere kadar geniş bir evanjelik ve Pentekostal çevrede karşılık bulmaya devam etmektedir. Birçok kişi için o, sırf bir siyasi müttefik değil; iyilik ile kötülük arasındaki mücadelede ilahi destek almış bir aktördür. Peki bu durumda Trump ne tür bir Hristiyanlığı temsil etmektedir?
Modern Hristiyanlık, özellikle 20. yüzyıldan itibaren sıklıkla şiddetsizlik, insancıllık ve hayırseverlik ekseninde sunulmuştur. Bu öz imaj, misyonerlik faaliyetlerinin ve küresel yayılma çabalarının merkezinde yer almış, dinin daha çalkantılı geçmişini geri plana iten medya anlatılarıyla da pekiştirilmiştir. Oysa bu tasvir, tarihsel gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir. İmparatorlukları şekillendiren, işgalleri meşrulaştıran ve savaşları kutsayan bir Hristiyanlık geleneği, bugünün yumuşatılmış imajından oldukça farklıdır.
Trump ve Hristiyanlığın Arka Planı
Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın yaklaşımı ne kadar tartışmalı olursa olsun, bir sapmadan ziyade bir geri dönüş olarak da yorumlanabilir. Papa Leo’nun daha uzlaşmacı üslubunun aksine, Trump’ın retoriği daha mücadeleci ve tarihsel köklere dayanan bir Hristiyan düşünce çizgisinden beslenmektedir. Savaş Bakanı Pete Hegseth’in askeri operasyonları dini referanslarla çerçevelemesi bu zihniyetin bir örneğidir. Oval Ofis’te düzenlenen dua toplantıları ve din adamlarının başkanın üzerine ellerini koyarak dua etmesi, dindarlık ile güç siyaseti arasındaki sınırları daha da bulanıklaştırmaktadır. Tarihe gömüldüğü düşünülen ilahi meşruiyet söylemi yeniden gündeme gelmektedir. Doalyısıyla Savaş Bakanı’nın vücudunda Haçlı Seferleri’ne ait sembollerin dövmelerinin bulunması hiç de şaşırtıcı değildir.
Sonuç
Ancak bunların hiçbiri bütünüyle yeni değildir. Aksine, daha doğrudan kutsal metinlere referans veren kadim bir Hristiyanlık anlayışının devamı niteliğindedir. Haçlı Seferlerini onaylayarak milyonlarca Hristiyan, Müslüman ve Yahudi’nin ölümüne neden olan; beş ila on milyon kişinin hayatına mal olan Avrupa’nın din savaşlarını körükleyen; sömürgeci genişlemeye eşlik ederek ahlaki emirler vaaz ederken bir yandan da zenginlikleri sömürüp halkları boyun eğdiren Hristiyanlık işte budur.
Bu noktada, belki de “kurtarıcı” sınırlarını hiç aşmamıştır. Belki de o modern anlatıların sterilize etmeye çalıştığı bir geleneğin yansımasıdır. Eğer öyleyse Trump’ın temsil ettiği Hristiyanlık bir sapma değil; çağdaş cilalarından arındırılmış, daha sert ve tarihsel köklerine dönmüş bir biçimin yeniden ortaya çıkışıdır.
“Papa’dan daha Hristiyan olunamaz” şeklinde meşhur bir söz var. Trump ve çevresi bu önermeyi zorlamaya kararlı görünmektedir. Dindarlık ile iktidarı, kutsal metinler ile devlet şiddetini bir araya getirerek tarihin daha önce defalarca sahnelediği ve sonuçlarını açıkça ortaya koyduğu tanıdık bir şeklini yeniden canlandırmaktadır.
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.
0 Yorum