Mısır’da gündemin tam ortasına düşen yeni Şahsî Hâller Kanunu tasarısı, boşanma usulleri, nafaka düzenlemeleri ve velayet hükümleri içererek ilk bakışta teknik bir hukuk tartışması gibi görünmektedir. Oysa yüzeyin altına girince söz konusu kanun tasarısı, Mısır toplumunun kimliğine ve İslam hukukunun yasama alanındaki geleceğine dair büyük soruları yeniden gündeme getiriyor.
Kanun Neyi Değiştiriyor ve Neyi Tehdit Ediyor?
Tasarının savunucuları onu bir “reform” olarak sunmaktadır. Ne de olsa dağınık eski düzenlemeler tek çatı altında toplanıyor, kadın hakları güçlendiriliyor, aile içi anlaşmazlıklarda yargı süreçleri hızlandırılıyor. Bu gerekçeler makul görünüyor olsa da ilişkili meselelere iyice inildiğinde aslında Müslüman aileleri parçalayacak birtakım unsurlara imza atılacaktır.
İlk olarak bizzat evliliğin altyapısı olan şartlardır. İslam hukukunda, genç bir kadının velisiz olarak kendiliğinden evlenmemesi, cumhurla kabul gören bir görüştür. Halbuki yeni tarası, Hanefî mezhebinin azınlık görüşüne sığınarak bunu mümkün kılacaktır. Elbette çağdaş Mısır kanunu ne şeriatı tam anlamıyla uygulamakta ne de tek bir fıkhî mezhebe sadık kalmaktadır. Fakat toplum açısından Hanefi olmayan Mısır’ın bu konudaki görüşlerine katılmak, aslında belirli bir felsefeye hizmet eden seçici bir eklektizme dayanır.
Yine bugüne kadar yasak olan ve İslam hukukuna uygun olarak kadınların Hristiyan erkekle evlenmesi, “ortak vatandaşlık” ve “aynı millî aidiyet” gerekçesiyle ortadan kaldırıldı. Kaldı ki, aynı Mısır’da Müslüman erkeğin Mısırlı ehl-i kitap bir kadınla evlenmesi, kilisenin bu evliliği kendi öğretilerine aykırı görmesi gerekçesiyle fiilen daraltılmaktadır. İşte böyle bir yandan velisiz, bir yandan serbestlik; adeta bilerek, özgürlük adı altında Müslüman kadınların gayrimüslimlerle beraber olmayı teşvik ediliyormuş gibi.
Yine en çok tartışılan maddelerden biri, evliliğin ilk 6 ayı içinde evliliğin feshine ilişkin olasılıkla ilgilidir. Taslak yasa, kadının kocasının eğitim nitelikleri veya mesleğin niteliği veya evlilik hayatının devamını etkileyebilecek bilgilerin gizlenmesi durumlarını mahkemeye başvurarak evliğini feshettirebilir. Ancak metnin eleştirisine göre bu düzenleme şeriatta bu şekilde yer almamaktadır. Örneğin ülkesini savunma görevinin hassasiyeti nedeniyle gerçek mesleğini eşine açıklayamayan bir istihbarat görevlisi, dışarıya karşı kendisini mühendis olarak tanıtsa, bu durum şeriatta nikâhı feshetmez.
Bunların dışında eleştiriler, tasarının birkaç kritik erkeğin ailedeki kavvâmiyet konumunu zedelediğini öne sürdüler. Erkeğin aile içindeki sorumlu önderlik konumu, tasarıda anlamsızlaştırılmış; boşanma, toplumsal denetimden koparılmış bir bireysel hak hâline getirilmiştir.
Ezher Nerede Duruyor?
Bütün bunlar yaşanırken 18 Mayıs 2026 tarihinde Ezher, kamuoyunu şaşırtan resmî bir açıklama yayımladı. Kurum, kanun tasarısının hazırlanmasında herhangi bir rol üstlenmediğini; üstelik tasarının kendisine hiç sunulmadığını ilân etti. Üstelik kurumun 2019’da hazırladığı kapsamlı Şahsî Hâller Kanunu taslağının görmezden gelindiğine dair bir gönderme de içermektedir.
Bununla birlikte toplumda böylece bir kanunları sunma cesareti, bir yandan dinî liderlerin toplumuna aittir; bir yandan da dinî liderlerin toplumuna ait olduğunu iddia ettikleri birtakım gayri-İslâmî uygulamalarından bağımsız okunamaz. Sözgelimi, Ezher Şeyhi Ahmed et-Tayyib’e nispet edilen ve bazı video kesitlerinde dolaşıma giren, boşanmanın çocuğun babasıyla ilişkisine etkisi hakkındaki açıklamalardan birçok kişi, annenin ve bakımı üstlenen tarafın yetkisinin baba aleyhine; isim, kimlik ve bakım alanlarında genişletildiğini anlamıştır. Halbuki, Eski Mısır fetva geleneğinde de eşler arasında anlaşmazlık hâlinde veya ne olursa olsun, Şâfiî mezhebi uyarınca, çocuğa isim verme/nispet hakkının anneye değil babaya ait olduğu yerleşmiştir.
Resmî din kurumlarının devlet karşısında şeriatın muhafızı mı olup olmayacağını tartışırken, toplumda kendisini Selefîliğe nispet eden bazı Medhalî çevreler “ulu’l-emre itaat” kavramını öylesine genişletmektedir ki, kanuna itiraz neredeyse dine itiraz gibi gösterilmektedir.
Peki böyle durumlarda Ezher devreye girmeli midir? Müslümanlar, evet derse de, diğer yandan kimi laik çevre, Ezher’in yasama alanından çıkarılmasını “medenî devlet” ve “din dışı yönetim” adına hararetle savunuyor. Kaldı ki, Hristiyan vatandaşlar için kilisenin evlilik, boşanma, butlan ve ikinci evlilik izni gibi meselelerdeki kurumsal otoritesi karşısında tek bir eleştiri cümlesi dahi sarf etmemeleri, tam orada laik maskelerinin düştüğü anı gösterdi.
Tartışmaların Arka Planı
Bütün bunlar devlet aklının veya yerli düşüncenin bir ürünü gibi görünse de, aslında birtakım uluslararası sözleşmelere dayanmaktadır. Zira şimdiki yasama girişiminin fikrî arka planı, 1994 yılında Kahire’de gerçekleşen Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı ile CEDAW Sözleşmesi’nin uzun vadeli bir türevidir. Asıl sorun, kadın haklarının aile içinde erkek ile kadın arasındaki şer’î farklılıkları ortadan kaldıran bir araca dönüştürülmesidir. Daha sonra baba ve koca, evin inşasında ortak olmaktan çıkarılıp sürekli bir hasım gibi konumlandırıldı. Şeyh Muhammed Gazâlî ve Eski Ezher Şeyhi Ali Câd el-Hak Ali Câd el-Hak (Ö.1996) gibi âlimlerin Müslüman aileyi yok etme amacını ifşa ettiği bu çalışmalar, aslında adalet üzerine kurulu aile yapısını ütopik bir eşitlik arayışına sürüklemiştir. İslam’da evlilik, başı, sorumluluğu, kavvâmiyeti ve rahmeti olan bir kurumdur. Oysa Mısır’da yapılan çalışmalarda evlilik, kavmîyet anlamından boşaltılmak istenmektedir. Üstelik yeni tasarının örneğinde boşanma, güçlü toplumsal kayıtlar olmadan devredilebilir bir hakka dönüştürülmekte, aile de hızla tasfiye edilebilen bir ortaklığa indirgenmektedir.
Gelelim 2026 tasarısına… Avrupa Birliği’nin Haziran 2024’te Mısırlı kadınlar için başlattığı “Temkin” programı ve buna eşlik eden 10 milyon avroluk hibe, toplumsal cinsiyet eşitliği ile kadının güçlendirilmesi hedefleri doğrultusunda şekillendirilmiştir. Mısır ile AB arasındaki 7,4 milyar avroluk ortaklık çerçevesinin “yönetişim ve insan hakları” başlıklarını da içerdiği raporlara yansımıştır. Bu da kanun tasarısının uluslararası normatif baskıdan bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir.
Sonuç
Elbette Mısır aile hukukunda sorunlar bulunmaktadır. Babaların sınırlı görüşme haklarına ilişkin şikâyetler, nafaka yükümlülükleri ile babalık haklarının eşitsiz uygulanması ve yargı süreçlerindeki uzun bekleme süreleri, hepsi meşru ve acil sorunlardır. Gerçek reform bu sorunları çözmeyi hedeflemelidir. Devlet boşanmanın belgelenmesini zorunlu kılabilir, mali hakları düzenleyebilir, bildirimi ya da nafakayı kötü niyetle geciktireni cezalandırabilir. Ne var ki gerçek ıslah, şeriatın ruhunu ortadan kaldırmakla; CEDAW’ın ve Batılı kadın ile nüfus kalkınma konferanslarının felsefesini ithal edip şahsî hâl alanında, toplumun iradesine rağmen uygulamakla ya da erkek ile kadın arasındaki çatışmayı büyütmekle gerçekleşmez.
Üstelik İslam’a aykırı bu kanunların Mısır’da teşvik edilmesi, oldukça manidardır. Çünkü Mısır, Sünni dünyanın en büyük dinî kurumuna ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla Mısır halkına kabul ettirilen her şey, referans olarak medyada gösterilir. Nitekim bu durumun bir örneği peçe meselesinde yaşanmıştır: Ezher’in eski şeyhi Dr. Muhammed Seyyid Tantâvî, peçenin “ibadet değil, gelenek” olduğunu söyleyerek bazı eğitim ortamlarında yasaklanmasını desteklemişti. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de 2009 yılında ülkesinin peçe ve burkaya karşı olduğunu ilan ettiğinde, bu açıklama Batılı laik söylem için tam da aradığı malzemeyi sunmuştu: “Ezher Şeyhi bile peçenin İslam’dan olmadığını söylüyorsa, Fransa’da yasaklanmasına neden itiraz ediyorsunuz?” Aynı mantık, bugün Mısır’daki bu yasa tasarısı için de işlemektedir. Sünni dünyanın en yetkili kurumunun verdiği her taviz, yarın Müslümanların aleyhine bir referans olarak kullanılmaya hazır beklemektedir.
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.

0 Yorum