Geçtiğimiz hafta Fas parlamentosuna sunulan bir dilekçe, Arap ve Müslüman dünyasında büyük yankı uyandırdı. Fas kökenli Yahudilerin torunlarına vatandaşlık verilmesini talep eden öneri; merak, tartışma ve çeşitli spekülasyonları da beraberinde getirdi. Ancak bu dilekçenin gerçekte neyi temsil ettiğini anlamak için manşetlerin ötesine geçmek; onun tetiklediği tarihî, kimliksel ve jeopolitik tartışmalara yakından bakmak gerekiyor.
Dilekçenin Gerçek İçeriği
Öncelikle viral haberlerin çoğunun gözden kaçırdığı önemli bir nokta var: Bu girişim hükümetin resmî politikası veya parlamentoda hazırlanmış bir yasa tasarısı değildir. Dilekçe, Fas yasalarının vatandaşlara ve sivil oluşumlara tanıdığı hak çerçevesinde, özel bir vatandaş olan El Houssain Benmessaoud tarafından sunuldu. Bir dilekçenin parlamentoda görüşülebilmesi için en az 20 bin imza toplanması gerekiyor. Söz konusu başvuru ise bu eşiğin oldukça uzağında bulunuyor. Fas hükümeti sözcüsü Mustafa Paytas da devletin bu girişimle doğrudan ilişkili olmadığını açıkladı.
Eğer bir gün meclis gündemine taşınırsa, dilekçe daha önce vatandaşlıktan ayrılmış Fas kökenli Yahudilere ve onların çocuk ve torunlarına yeniden vatandaşlık verilmesini tartışmaya açacak. Böyle bir düzenleme teorik olarak yüz binlerce İsrail vatandaşının Fas pasaportu almasının önünü açabilir. Ancak mevcut Fas hukuk sistemi zaten ikinci ve üçüncü kuşak Fas kökenli Yahudilerin vatandaşlık başvurularına imkân tanıyor.
Rabat’ın İsrail ile Yakınlaşması
Fas’ın İsrail ile ilişkileri, 2020 yılında Abraham Anlaşmaları kapsamında yeni bir döneme girdi. Rabat yönetimi, Washington’un Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini tanıması karşılığında işgalci devlet ile ilişkilerini normalleştirdi. Özellikle Cezayir ile bölgesel rekabet bağlamında değerlendirilen bu diplomatik hamle, Filistin davasına güçlü destek veren Fas kamuoyunda ciddi tartışmalar doğurdu.
Bu nedenle Fas yönetimi, sonraki süreçte daha dengeli bir söylem kullanmaya çalıştı. Fas Yönetimi Gazze’deki saldırılar sırasında ateşkes ve iki devletli çözüm çağrılarına katılırken diğer taraftan İsrail ile ticari ve askerî iş birliğini artarak sürdürdü. Nitekim iki taraf, bu yılın başlarında Tel Aviv’de düzenlenen üçüncü Ortak Askerî Komite toplantısında ortak askerî çalışma planını bile imzaladı.
Fas Yahudi Topluluğu
Meselenin daha önemli boyutu ise dünyanın en eski ve en katmanlı Yahudi topluluklarından biri olan Fas Yahudilerinin tarihidir.
Bölgedeki Yahudi varlığı, Roma’nın Kudüs’ü yıkmasının ardından Yahudi topluluklarının batıya göç ettiği milattan sonra 70 yılına kadar uzanır. Yüzyıllar boyunca bu topluluklar Amazigh kabileleriyle ilişkiler kurdu, farklı hanedanlıkların yönetimi altında yaşamayı öğrendi. İslam yönetimi altında “Ehl-i Kitap” olarak tanındılar; sinagoglarını korumalarına genelde izin verildi ve ticari hayatta önemli roller üstlendiler. Bugün dahi Fas’ın çeşitli şehirlerinde yüzyıllık sinagoglar ayakta durmaktadır. Yahudi düşünce tarihinin en etkili isimlerinden Musa b. Meymun (Maimonides) da bir dönem Fas’ta yaşamıştır.
İkinci büyük göç dalgası ise 1492’de İspanya’daki Elhamra Fermanı sonrasında başladı. İspanya’dan sürülen Sefarad Yahudileri, Hristiyan Avrupa’nın reddettiği sığınağı Kuzey Afrika’da buldu. Özellikle Fas’ın Fez şehri, Yahudi ilmi ve ticaretinin önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Avrupa’da Yahudilere yönelik baskıların yoğunlaştığı dönemlerde Müslüman coğrafyaların sunduğu görece güvenli ortam, İslam medeniyetinin tarihsel karakterlerinden biri olarak öne çıktı.
1948 öncesinde Fas’ta yaklaşık 270 bin Yahudi yaşıyordu. Günümüzde ise bu sayı 3 binin altına düşmüş durumda.
Siyonizmin Yönlendirmesi
Bu değişimin arkasındaki süreç ise ayrı bir hikâye anlatıyor. Faslı Yahudilerin İsrail’e kitlesel göçü, sadece dinî veya duygusal sebeplerle açıklanamaz. 1961 yılında Kral II. Hasan döneminde Mossad ile Faslı yetkililer arasında yürütülen gizli “Yachin Operasyonu”, yaklaşık 100 bin Faslı Yahudinin ülkeden ayrılmasını organize etti. Bundan önce de 1952-1960 yılları arasında yaklaşık 95 bin kişi, çoğu zaman gayriresmî yollarla İsrail’e göç etmişti.
Yeni kurulan İsrail devleti, demografik üstünlük kurabilmek için yoğun insan kaynağına ihtiyaç duyuyordu. Faslı Yahudiler de bu proje kapsamında sistemli şekilde İsrail’e yönlendirildi.
Bugün ise onların torunlarının önemli bir kısmı bu kopuşu yeniden sorguluyor. Özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında, Fas ile bağlarını yeniden kurmak isteyen Fas kökenli Yahudilerin sayısında bir artış yaşanıyor. Fakat bu, ilgili nostaljik bir eğilimin ötesinde Siyonizm’in vaat ettiği güvenlik hissinin sorgulanmasının bir yansıması olarak okunabilir.
Tarih Bize Ne Anlatıyor?
Fas Yahudilerinin hikâyesi, aslında Siyonizmin temel iddialarından birine doğrudan meydan okumaktadır. Yahudilerin ancak bir Yahudi devleti içinde güvende yaşayabileceği fikrine tam bir antitezdir.
Yüzyıllar boyunca Fas’ta ve genel olarak Müslüman dünyasında Yahudiler; yaşadı, ticaret yaptı, ibadet etti ve entelektüel üretimde bulundu. Elbette bu ilişki kusursuz değildi, zaman zaman gerilimler yaşandı. Ancak tarihsel gerçeklik, Müslüman toplumlarda Yahudilerin Hristiyan Avrupa’dakinden daha güvenli ve istikrarlı bir hayat sürdüğünü göstermektedir. Dolayısıyla Müslüman dünyasında yüzyıllardır devam etmiş birlikte yaşama tecrübesini zehirleyen temel unsur İslam değil, bölgeyi yerleşimci-sömürgeci bir mantıkla yeniden şekillendiren Siyonist proje oldu.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Fas’taki vatandaşlık dilekçesi; tarihle, aidiyetle ve çökmüş bir ideolojinin vaatlerinin bakiyesiyle ilgili bir yüzleşmedir.
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.

0 Yorum