1967'den Bugüne: Altı Gün Savaşı’ndan Dersler

1967'den Bugüne: Altı Gün Savaşı’ndan Dersler

Haziran 1967, modern tarihin en kritik ve gizemli anlarından birine tanıklık etti. Mısır, Suriye ve Ürdün başta olmak üzere Arap devletleri, kısa süre içinde toprakları üzerindeki egemenliklerini yitirdiler. “Altı Gün Savaşı”, “Haziran Savaşı” veya Arap hafızasına kazındığı şekliyle “Nekse” (Yenilgi) olarak bilinen bu olay, bir siyasi ve askeri sistemin çöküşüydü. Birçok kişi şu soruyu sormaya devam ediyor: Bu savaş kaçınılmaz mıydı, yoksa bir dizi tahmin ve planlama hatasının bir sonucu muydu? Bu büyük kırılmaya yol açan parçalanmışlığın gerçek sorumlusu kimdi?

Savaşın Başlangıcı

1950’ler ve 60’larda bölge, Araplar ile işgalci devlet arasında artan çatışmalarla boğuşuyordu. Mısır, Cemal Abdünnasır liderliğinde Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapıyor ve bölgesel kurtuluş hareketlerini destekliyordu. Suriye, Golan Tepeleri üzerindeki baskılarla mücadele ederken, Ürdün ise milyonlarca Filistinlinin yaşadığı Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü kontrol ediyordu. Buna karşılık İsrail, ABD ve Fransa’nın sağladığı en modern Batılı cephanelikler ve ileri istihbarat ağlarıyla güçlenmiş şekilde hazırlık yapıyordu.

Mayıs 1967’nin başlarında gerilim keskin bir şekilde tırmandı. Abdünnasır, Sovyetler Birliği’nden İsrail’in Suriye’ye geniş çaplı bir saldırı hazırlığında olduğuna dair (daha sonra yanlış olduğu anlaşılan) istihbarat raporları aldı. Bunun üzerine Abdünnasır, Sina’da birliklerin seferber edilmesini emretti, BM barış güçlerinin bölgeden çekilmesini talep etti ve Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapattı. Tel Aviv bu hamleyi fiili bir savaş ilanı olarak kabul etti.

O atmosferde Arap medyası aşırı bir milliyetçi coşkuya kapılmıştı; radyolar yaklaşan zafer vaatleriyle çınlıyor, halkın moralini en üst seviyeye çıkarıyordu. Ancak sahada durum tamamen farklıydı. Arap orduları gerçek bir çatışmaya hazır değildi; Mısır, Suriye ve Ürdün arasında saha koordinasyonunun eksikliği ve parçalanmış komuta yapısı, Arap cephelerini savunmasız bırakıyordu.

5 Haziran 1967 sabahı, İsrail “Moked Operasyonu” adını verdiği önleyici hava saldırısını başlattı. Radar tespitinden kaçınmak için alçak irtifadan yaklaşan 100’den fazla jet, Mısır havaalanlarını birkaç saat içinde yerle bir etti; Mısır hava kuvvetlerinin %90’ından fazlası henüz yerdeyken yok edildi. Hava üstünlüğünü ele geçiren İsrail, Mısır’ın toparlanma fırsatı bulamadan Suriye ve Ürdün cephelerine de yüklendi. Altı günün sonunda Sina Yarımadası, Gazze Şeridi, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri İsrail işgali altındaydı. Geriye ağır bir insani fatura kaldı: on binlerce asker ölü ya da esir, milyonlarca Filistinli ise bir kez daha yurtlarından edilmiş.

Organize İhanet

Saha tanıklıkları ve soruşturma analizleri, “organize ihanet” kapsamına giren bir dizi eyleme işaret etmektedir. Savaş gecesi, ordu iletişim şifreleri saha komutanlığına bilgi verilmeksizin değiştirildi. Bu durum stratejik uyarıların deşifre edilememesine ve komuta zincirinin çökmesine yol açtı. Bu da yetmemiş gibi, saldırı sabahı, Mareşal Amir, üst düzey komutanları Sina’ya bir toplantıya çağırarak birlikleri tam da en kritik anda fiilen lidersiz bıraktı. Bunların ötesinde, Mareşal Amir’in uçağının güvenliğini sağlama bahanesiyle havadaki her türlü hedefe ateş açılması yasaklandı. Dolayısıyla İsrail uçakları hiçbir direnişle karşılaşmaksızın Mısır semalarında serbestçe kol gezdi.

Bu sistemli sabotaj, liderlik katındaki ahlaki çöküşle birleşti. Savaşın arifesinde Almaza Hava Üssü’nde düzenlenen şaşaalı partiler, durumun vahametine karşı duyulan kayıtsızlığın en çarpıcı yansımasıydı. Kimi komutanlar ise İsrail’in saldırıya geçmeye cesaret edemeyeceğine inanıyor, savaşı bir medya gösterisi olarak görüyorlardı.

Suriye cephesinde ise Kuneytra’nın “düşüşü”, birçok analist tarafından “yönetilen bir çöküş” olarak tanımlandı. Savunma Bakanı Hafız Esad’ın performansı tarihi bir tartışma konusu olmaya devam ediyor; Golan’daki mevziler tahkim edilmişken birliklerin ani geri çekilme emri alması ve Kuneytra’nın düşüşünün henüz şehir savunulurken resmi radyodan duyurulması, Esad’ın gelecekteki darbesi için bir zemin hazırlama çabası olarak görülüyor.

Sina’da geri çekilme emrini bizzat Mareşal Amir verdi. Ne var ki bu, herhangi bir taktiksel hesaba dayanan bir karar değil; tamamen ani ve plansız bir buyruğun ürünüydü. Böylece ağır silahların ve tankların geride bırakılması emriyle Mısır kuvvetleri, açık arazide silahsız piyadelere dönüştürüldü. Dar geçitlere yığılan birlikler İsrail hava kuvvetleri için birer kolay hedef hâline geldi; binlerce asker, herhangi bir muharebe vermeksizin yollarda katledildi.

1967 Sonrası

1967 yenilgisi bize bir ders veriyorsa, o da gerçek gücün sloganlarda değil; aksine kurumsal dürüstlükte, şeffaflıkta ve kişisel çıkarların üzerinde tutulan bir ulusal güvenlik anlayışında yattığıdır.

Bugün bu olaylara yeterli bir mesafeden bakıldığında, yenilginin kaynağının ulusal kararın nasıl yönetildiği meselesi olduğu açıkça görülmektedir. Kurumsal koordinasyon eksikliği ve stratejik planlamanın yerini alan popülist söylemler, geçmişte olduğu gibi bugün de benzer sonuçlar doğurmaktadır. Naksa 1967, bu bakımdan kalıcı bir analitik referans noktası olarak kalacaktır.

Çatışmanın 1967’den bu yana izlediği sürece Siyonist projenin kümülatif bir stratejisi olduğunu ortaya koymaktadır. Batı Şeria’da yerleşim birimleri artık sadece genişlemeci bir faaliyet olmaktan çıkıp, Filistin topraklarını parçalayan ve onları izole kantonlara dönüştüren entegre bir hukuki ve askeri sisteme (apartheid yapısı) evrilmiştir. Bu durum, İsrail’in 1967’den bu yana bağlantılı bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini ortadan kaldırmak için planladığı stratejik başarının zirvesini temsil etmektedir.

Gazze Şeridi’ne gelince; son savaş, “jeopolitik hesaplaşma” evresini temsil etmektedir. İsrail, altyapıyı ve toplumsal yapıyı yok ederek, 1967’de uygulanan zorunlu göç senaryolarının yirmi birinci yüzyıl araçlarıyla bir nevi “kanlı simülasyonunu” yaparak, sürdürülemez bir demografik gerçeklik dayatmaya çalışmaktadır.

1967 ile günümüz arasındaki temel fark, İsrail’in stratejik doktrininin doğrudan askeri zaferden, yavaş işleyen demografik ve coğrafi bir karara dönüşmesinde yatmaktadır. İsrail, o yenilgiden bu yana birleşik bir Müslüman veya Arap stratejik vizyonunun yokluğunu uzun vadeli bir fırsata dönüştürmüştür.

Kimse Naksa’nın 1967’de ateşkesle kapandığını sanmasın; zira kanama yapısal ve süregelendir. Müslümanlar arasında bölgesel koordinasyon eksikliği ve geçici siyasi çözümlere bel bağlama, İsrail’in herhangi bir uluslararası ya da kurumsal caydırıcılık olmaksızın yayılmacı projesini adım adım tamamlaması için imkân tanıdı.

Filistin davası bugün, yarım çözümleri ya da eskimiş uzlaşma hayallerini artık kaldıramayacak bir tarihsel kavşakta durmaktadır.


*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.