Dinî söylemi siyasi tahakküm aracı olarak kullanan erken modern sömürge tarihinin en dikkat çekici örneklerinden biri, 1798 yılında Napoléon Bonaparte komutasındaki Fransız ordularının Mısır’a girmesidir. Napolyon, İngiltere’nin Doğu ticaret yollarını zayıflatmayı hedeflediği bu seferde Müslüman toplumlarla yüzleşmek durumunda kaldı. Katliamla değil, birçok sömürgecinin de başvuracağı dinî söylemin yumuşak gücüyle bu toplumların içine girmeye çalıştı.
Napolyon Bonaparte, 2 Temmuz 1798’de İskenderiye’ye ayak basınca Mısır halkına Arapça bir bildiri dağıttı. Bildiri, “Bismillahirrahmanirrahim ve kelime-i şehadet” ile açılıyordu. Sözlerinde Napolyon kendini adeta halkın kurtarıcısı olarak sunuyordu. İçerinde şu geçiyor:
“Ey Mısır halkı, size dininizi yok etmeye geldiğim söylenecek; buna inanmayın! Ben sizin haklarınızı iade etmek ve zalimleri cezalandırmak için geldim. Memlüklerden çok daha fazla Allah’a, peygamberine ve Kur’an’a saygı duyuyorum.”
Bildirinin Fransızca ve Arapça versiyonları arasında bazı farklar bulunuyor olsa da, her ikisi de Napolyon’u mola edecekcesine yazıldı. Dinî liderlere hitaben Fransızca metinde “gerçek Müslümanların dostu olduğumuzu halka söyleyin” denirken, Arapça metinde “Fransızların da Müslüman olduğunu söyleyin” ifadesi yer alıyordu. Her iki versiyonda da “İslam düşmanı” olan Papa’yı bertaraf ettiklerine atıf yapılıyordu: Bu, 1798’de Papa VI. Pius’un Fransızlar tarafından esir alınmasına gönderme yapan siyasi bir hamledir.
Mısır’da Güç Boşluğu
On sekizinci yüzyılın sonlarına gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin Mısır üzerindeki fiilî kontrolü önemli ölçüde zayıflamıştı. Memlük beyleri Kahire’de yarı özerk bir düzen kurmuş, merkezî otoriteyi resmen tanımakla birlikte kendi siyasî ve ekonomik çıkarlarını önceleyen bir yapı oluşturmuşlardı. Bu durum, Fransız müdahalesini kolaylaştıran önemli etkenlerden biri oldu.
Fransa açısından ise Mısır, İngiltere ile yürütülen küresel rekabetin merkezinde yer alıyordu. Napolyon, Mısır’ı ele geçirerek İngiltere’nin Hindistan bağlantısını zayıflatmayı ve Doğu’da yeni bir Fransız nüfuz alanı kurmayı hedefliyordu. Ancak bunun için askerî üstünlük tek başına yeterli olmayacaktı; yerel halkın direncini kırmak ve en azından sınırlı bir toplumsal kabul kazanmak gerekiyordu. Bu noktada dinî söylem önemli bir araç hâline geldi.
Napolyon’un Dinî Söylemi
Napolyon’un Mısır’a çıkar çıkmaz yayımladığı Arapça bildiriler, sıradan askerî duyurular değildi. “Allah’ın adıyla”, “adalet”, “zulüm”, “Müslümanların dostu” gibi ifadeler özellikle seçilmişti. Fransız yönetimi, işgalini İslami kavramlarla meşrulaştırmaya çalışıyordu. Bu yaklaşım o kadar ileri gitti ki Fransız çevrelerinde Napolyon’un İslam’a sempati duyduğu veya Müslüman olmayı düşündüğü yönünde söylentiler bile dolaşıma girdi.
Söylemi pekiştirmek için kelimeler elbette yetmez. Halkı ikna edebilmek için önce kendi liderlerini kazanmak gerekiyordu. Napolyon bunun farkındaydı ve Mısır ulemasıyla ilişkilerini iyi tuttu. Fransızlar bir “Divan” (meclis) kurarak önde gelen ulema üyelerini bu meclise dahil ettiler. Şeyh el-Bekri gibi isimler, Fransız yönetimi ile Müslüman halk arasında bir köprü olarak konumlandırıldı. Kimi alimler pragmatizm açısından iş birliğini kabul ederken, bazıları Fransız propagandasının aktif bir parçası hâline geldi. Kimisi ise Fransız yetkililerle görüşmelere katılıyor, resmî törenlerde yer alıyor; ama özel olarak işgale karşı eleştirel bir tutum sergiliyordu.
Napolyon, Kahire’deki camileri ziyaret etti, dinî törenlere katıldı, İslami bayramları kutladı. Bu sembolik performanslar, Fransız yönetiminin “İslam’a saygı” iddiasını görsel olarak pekiştirmeye yönelikti. Ancak bu ritüellerin büyük çoğunluğu performatif bir karaktere sahipti; dışarıdan saygı gibi görünüyordu, fakat içten gelen bir bağlılık yoktu.
Nitekim Mısırlı tarihçi ve âlim Abd al-Rahman al-Cebertî, Acâibü’l-âsâr fi’t-terâcim ve’l-ahbâr adlı eserinde Fransızların söylemi ile uygulamaları arasındaki ciddi çelişkileri sert bir dille eleştirdi. Fransızların Arapçada yaptığı dil hatalarını ve İslami kavramların yüzeysel kullanımını kayıt altına aldı; “İslam’a saygı” söylemi ile vergi baskısı, askerî müdahaleler ve halk üzerindeki kontrol politikaları arasındaki tezatlara dikkat çekti.
Bilimsel Söylem ve “Medeniyet” İddiası
Napolyon’un Mısır Seferi’nin önemli yönlerinden biri de beraberinde çok sayıda bilim insanı ve araştırmacı getirmesiydi. Fransız ekipleri Mısır’ı haritaladı, tarihî eserleri inceledi ve kapsamlı bilimsel çalışmalar yürüttü. Daha sonra ortaya çıkan Description de l’Égypte adlı çalışma, Avrupa’daki oryantalist literatürün önemli eserlerinden biri hâline geldi.
Ancak bu bilimsel faaliyetler de siyasetten bağımsız değildi. Fransız yönetimi kendisini “modern”, “uygar” ve “ilerlemeci” bir güç olarak sunuyordu. Böylece dinî söylem ile bilimsel söylem, birbirini tamamlayan iki farklı meşruiyet dili hâline geldi. Her ikisi de aynı siyasî hedefe, yani Fransız varlığını meşrulaştırmaya hizmet ediyordu.
Kahire Ayaklanmaları ve Söylemin Çöküşü
Fransızların yoğun propaganda faaliyetlerine rağmen Mısır üzerindeki tahakkümleri uzun sürmedi. 21 Ekim 1798’de Kahire’de büyük bir ayaklanma patlak verdi. Direnişin merkezlerinden biri, daha önce Fransız askerlerince basılmış olan Ezher Üniversitesi çevresiydi. Fransız birlikleri ayaklanmayı sert bir şekilde bastırdı. 1799 yılında ise Napolyon, orduyu geride bırakarak Fransa’ya döndü; Akka Kuşatması’ndaki başarısızlık bu kararın önemli etkenlerinden biriydi ve Fransız prestijine ciddi zarar vermişti.
1800 yılında ikinci büyük ayaklanma yaşandı. Bu süreçte halk, Fransızların “İslam’a saygı” söylemi ile sahadaki uygulamaları arasındaki farkı çok daha net görmeye başlamıştı. Şehirler dışında kırsal bölgelerde de Fransız birliklerine karşı saldırılar sürdü. Propaganda etkisini giderek yitirdi.
Osmanlı’nın Karşı Söylemi
III. Selim yönetimindeki Osmanlı Devleti, Fransızların Mısır’a müdahalesini hem siyasî egemenliğine hem de İslam dünyasındaki konumuna yönelik bir tehdit olarak değerlendirdi. Osmanlı yönetimi, halifelik makamının sağladığı dinî meşruiyeti kullanarak Fransızlara karşı direniş çağrısı yaptı.
Osmanlı da dinî dili siyasî mobilizasyon aracı olarak kullandı. Napolyon yönetiminin inançsızlığını gün yüzüne çıkaran Arapça ve Türkçe bildiriler dağıtıldı. Ancak Osmanlı’nın söylemi farklı bir zemine dayanıyordu. Osmanlı sultanı, İslam dünyasında tanınan dinî-siyasî bir otoriteyken, Napolyon ise dışarıdan gelen bir askerî liderdi.
Osmanlı-İngiliz ittifakıyla yürütülen askerî mücadele sonucunda Fransızlar giderek zayıfladı. Nihayet 1801 yılında Fransız ordusu Mısır’dan çekilmek zorunda kaldı. Napolyon’un Doğu’daki büyük projesi böylece kısa sürede sona erdi.
İşgalin Dili Değişti mi?
Napolyon’un Mısır Seferi, günümüzde de büyük güçlerin askerî müdahalelerini kültürel, ahlakî veya insanî söylemlerle meşrulaştırdığını çağrıştırmaktadır. Irak’ta “demokrasi”, Afganistan’da “kadın hakları”, Libya’da “sivilleri koruma”, Nijerya’da ise “Hristiyanları koruma” gibi söylemler bunun modern örnekleridir. Dış güçler her seferinde kurtarıcı söylemi yeniden üretiyor.
Sonuç olarak bir işgalci, ne kadar güzel sözler söylerse söylesin, ne kadar yerel kültüre ve dine saygı gösteriyormuş gibi yapsa, nihayetinde bir işgalcidir. Meşruiyet, güç ve propaganda ile değil; gerçek saygı, adalet ve yerel halkın rızasıyla kazanılır. Napolyon bunu 1801’de öğrendi. Peki, günümüzdekiler Kahire’de olanları ne zaman hatırlayacaktır?
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.

0 Yorum