Her yıl mayıs ayının ortasında Filistinliler, 1948’de hayatlarını altüst eden “Nekbe”yi, yani Büyük Felaket’i anar. Dünyanın farklı şehirlerinde düzenlenen yürüyüşlerde taşınan büyük demir anahtarlar ise Yafa’da, Hayfa’da, Kudüs’te geride bırakılan evlerin, dükkânların ve toprakların somut bir hatırasını taşır. Birçoğunun adresi, tapu kaydı ve hatta kapısı hâlâ bellidir. O kapılar yaklaşık 78 yıl önce kapatıldı ve sahiplerinin geri dönüşü işgalci askerî ve hukukÎ düzenlemeleriyle engellendi.
“Nekbe” terimi, sözlük manası olan felaketin ötesine geçerek; modern bir toplumun ulusal kimliğinin yapısal olarak kökünden sökülmesi ve yerinden edilmesi süreci olarak anlam kazandı. Filistinliler için bu kelime, kendi memleketlerinden koparılışını; şehirleri, kurumları, ekonomisi ve kültürel hayatıyla ayakta duran bir dünyanın dağıtılışını ifade ediyor. Zira 1948 öncesinin Filistin’i, sadece köylerden ve tarım arazilerinden ibaret değildi. Limanlarıyla ticaret yapan, gazeteleri yayımlanan, bankacılık sistemi işleyen, eğitim kurumlarıyla bölgenin öne çıkan merkezlerinden biri olan canlı bir toplumsal yapı söz konusuydu.
Bu nedenle Nekbe’de yaşananlar, işgalin doğurduğu geçici bir göç hareketi olarak görülmüyor. Aksine bir medeniyet modelinin sistematik olarak yıkılması ve yaklaşık 750 bin Filistinlinin istikrarlı bir vatandaki sivil konumundan, en temel haklardan mahrum bırakıldıkları mülteci kamplarına sürülmesidir. Bugün “anahtara” tutunmak, geri dönüş hakkından vazgeçmeyi reddeden hukuki duruşu temsil etmektedir.
1948 Öncesi Filistin
Siyonist anlatı, dış dünyadaki pazarlama stratejisini “halksız bir toprak, topraksız bir halk içindir” söylemine dayandırarak; Filistin’in yeni göçmenler tarafından ihya edilene kadar ıssız ve unutulmuş bir çöl olduğunu iddia eder. Ancak bu iddia, bizzat “Yeni İsrailli Tarihçiler”in bile teyit ettiği belgelenmiş gerçekler karşısında dayanamamaktadır. 1948 öncesi Filistin’in tarihi panoraması, tamamen farklı bir medeniyet tablosunu ortaya koymaktadır: Ülke, Orta Doğu’nun kalbinde; Yafa ve Hayfa’daki uluslararası limanları, 1930’da Kudüs’te kurulan Arap Bankası (Arab Bank) gibi köklü finans kurumları ve petrol rafinerileri ile fabrikaları içeren gelişmiş sanayi sektörüyle canlı bir ekonomik ve kültürel merkezdi.
Yine 1948 öncesinde Filistin topraklarında yükselen canlı kültürel faaliyetler mevcuttu. Filistin şehirlerinde elliden fazla uzmanlaşmış gazete ve dergi yayımlanmakta, Kudüs’ten bölgenin aydınlanma sesi olan tarihteki ikinci Arapça radyo yayını yapılmaktaydı. Bu gerçekler, Nekbe anına kadar Filistinlilerin tarihi Filistin topraklarının %94’ünden fazlasına sahip olduğunu, Yahudi göçmenlerin mülkiyetinin ise dönemin İngiliz mandası desteğine ve adaletsiz yasalarına rağmen %6’yı geçmediğini kanıtlayan resmi istatistiklerle taçlanmaktadır.
Filistin’in Düşüşü İçin Bölgeyi Nasıl Parçaladılar?
Aslında Nekbe’ye giden süreç, merkezin vurulması, yani Osmanlı şemsiyesinin yırtılmasıyla başladı. Osmanlı Devleti, özellikle Sultan II. Abdülhamid’in toprak satışını reddeden meşhur tutumu, Siyonist sızmanın önünde egemen bir engel teşkil ediyordu. Devletin I. Dünya Savaşı’nda zayıflatılması ve ardından 1924’te hilafetin resmen kaldırılmasıyla Filistin, uluslararası yasal korumasını kaybetti. Veto yetkisine sahip meşru bir otoriteden yoksun bir “manda toprağına” dönüşen bölge, İngiltere’nin Siyonist harekete verdiği vaatleri uygulaması için uygun hale getirildi.
İkinci adım, kuzey damarının kesilmesi, yani Bilad-ı Şam’ın etkisiz hâle getirilmesidir. Suriye, Filistin’in doğrudan coğrafi ve lojistik derinliğini temsil ediyordu. “Sykes-Picot” anlaşması ile birlikte bu organik bağ parçalandı. 1920’de Maysalun Savaşı’nın ardından Şam’ın Fransız işgaline girmesiyle kuzeyden gelen insanî ve askerî sevkiyat kesildi. Bu bölünme, Filistin’i “izole edilmiş bir adaya” dönüştürdü ve Avrupa ile açık ikmal hatlarına sahip Siyonist çetelere karşı birleşik bir cephe oluşturulmasını engelledi.
Üçüncüsü ise güney ve doğu, yani Mısır ve Irak’ın ağırlığının etkisizleştirilmesidir. Mısır, sahip olduğu insan gücü nedeniyle stratejik bir tehlike olarak görüldü. 1882’den itibaren İngiliz işgali, Mısır’ı iç çatışmalara sürükleyerek ve güvenlik anlaşmalarıyla bağlayarak ordusunun Filistin’i kurtarmak için bağımsız bir askeri karar alma yetkisini kısıtladı. Irak ise yapay çöl sınırlarıyla izole edildi. 1948’de Irak ordusunun Cenin gibi bölgelerde kazandığı saha başarılarına rağmen, Bağdat’taki İngiliz nüfuzuna bağlı siyasi emirler, birlikleri geri çekilmeye ve kurtuluşu tamamlamadan ateşkes hatlarına bağlı kalmaya zorladı.
İşgalin dördüncü aşaması ise Ürdün’ün rolüdür. Burada sınır mühendisliği ve kısıtlanmış komut söz konusudur. Ürdün, Filistin ile en uzun doğrudan cephe hattına sahip olmasıyla Kudüs ve Batı Şeria’nın korunmasında en kritik rolü üstleniyordu. Ancak Ürdün ordusu o dönemde, birliklerin taksim planında çizilen sınırları geçmesini engelleyen “Glubb Paşa” başta olmak üzere İngiliz subayların komutası altındaydı. Bu “kısıtlanmış komuta”, 1948’deki Arap askeri müdahalesini asgari eşitlik standartlarından yoksun bıraktı; zira dağılmış durumdaki Arap orduları, 21 bin askere karşı 67 bin tam teçhizatlı ve organize savaşçısı bulunan Siyonist askeri makineyle karşı karşıya kaldı.
Etnik Temizlik: Sürgün Aracı Olarak Katliamlar
Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi süreci, “Plan Dalet” (D Planı) olarak bilinen hassas bir askeri stratejiye dayanıyordu. Bu plan, köy ve şehirlerin yerli nüfustan arındırılmasını hedefliyordu. Bu nedenle Filistinlilerin topraklarını “gönüllü olarak terk ettiği” yönündeki anlatılar, tarihî gerçeklikle örtüşmüyor. Aksine toplumsal moralini bozmak ve halkı kitlesel göçe zorlamak için korkunç katliamları bir “propaganda” aracı olarak kullanan organize bir ölüm makinesiyle karşı karşıya bırakıldılar.
Bu vahşet, psikolojik ve varoluşsal bir şok yaratmak üzere tasarlanmış 70’ten fazla katliamla somutlaştı. Deyr Yasin’de 9 Nisan 1948 tarihinde sivillerin öldürülmesi ve yaşanan vahşetin çevre köylere özellikle “Hemen gidin, yoksa sonunuz Deyr Yasin gibi olur” gibi söylentilerle yayılması, halk arasında büyük korku oluşturdu. Mayıs 1948'de Tantura’da teslim olan köylüler infaz edildi. Lidda ve Remle’de ise toplu sürgünler sırasında binlerce insan yaz sıcağında susuz yürümeye zorlandı, çok sayıda kişi yolda hayatını kaybetti.
Ardından yüzlerce Filistin köyü tamamen yıkıldı. Bir kısmının üzerine yeni yerleşimler kuruldu, bir kısmının izleri ise haritalardan silinmeye çalışıldı. 1949’a gelindiğinde yaklaşık 750 bin Filistinli, geride bıraktıkları evlerin anahtarlarını ve tapularını yanlarında taşıyan mültecilere dönüşmüştü.
Bitmeyen Kabus…
Ne yazık ki Filistinliler için Nekbe, 1948’de yaşanıp geride kalmış tarihî bir kırılma değil. Onlara göre süreç hâlâ farklı şekillerde devam ediyor. Bir zamanlar doğrudan sürgün ve toplu tehcirle yürütülen politika, bugün Filistin topraklarını birbirinden kopuk bölgelere ayıran ve halkı parçalı bir yaşam düzenine mahkûm eden bir sisteme dönüşmüş durumda. Bu devamlılığın en ağır tablosu bugün Gazze’de görülüyor. Yaklaşık 18 yıldır abluka altında yaşayan Gazze, son dönemde mahallelerin, hastanelerin ve altyapının hedef alındığı yıkıcı saldırılarla karşı karşıya kaldı. Hayatta kalan sivillerin sürekli yer değiştirmeye zorlanması ise, Filistinlilerin hafızasında 1948’in zorunlu göç sahnelerini yeniden canlandırıyor.
Batı Şeria’da da benzer bir parçalanmışlık hâkim. Toprakların %76’sından fazlası doğrudan işgalci kontrolü altındadır. Yerleşim birimleri, Ayrım Duvarı ve yüzlerce askerî kontrol noktası; şehirler arasındaki bağı koparmış durumda. Filistin kentleri bugün, giriş-çıkışları kontrol edilen izole bölgelere dönüşürken, bir şehirden diğerine gitmek bile çoğu zaman uzun, yorucu ve aşağılayıcı bir sürece dönüşüyor.
Nekbe’nin 78. yılına girerken ve Gazze’deki soykırımın bölümleri devam ederken, uluslararası toplumun vicdanında şu soru asılı durmaktadır: Bu suçların sorumlularından hesap soracak pratik adımlara dönüşmeyen sözlü dayanışma açıklamalarının ne faydası vardır? Bir Filistinli için “hak, zaman aşımıyla ölmez” kuralı, direnişin temel itici gücü olmaya devam etmektedir. Torunun dedesinden miras aldığı anahtar, hak sahiplerini bekleyen o topraklara geri dönüş için “canlı bir söz” ve ahlaki bir taahhüttür. Ulusal kimliğin bir duvar, abluka ve hatta bir soykırım savaşıyla silinemeyeceğinin en somut kanıtıdır.
*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.

0 Yorum