Hicaz Demiryolu; İslâm Birliği Projesinden Üçüncü Dünya Savaşı Çağında Koridorlar Mücadelesine

Hicaz Demiryolu; İslâm Birliği Projesinden Üçüncü Dünya Savaşı Çağında Koridorlar Mücadelesine

Hicaz Demiryolu, geç Osmanlı döneminin en önemli şehircilik ve siyaset projelerinden biridir. İslâm coğrafyasının parçalarını birbirine bağlamayı hedefleyen bu stratejik proje, Sultan II. Abdülhamid döneminde, Osmanlı Devleti’nin İngiliz, Fransız, Rus ve diğer sömürgeci baskılarla karşı karşıya kaldığı bir ortamda hayata geçirilmiştir.

Bu proje, bir yandan ray açıklığı tercihiyle mühendislik boyutunu, diğer yandan İslâm birliği düşüncesiyle siyasî ve medenî bir hedefi temsil ediyordu. Aynı zamanda devlet içindeki Arap büyükleri de dâhil birçok devlet erbabının desteğiyle şekillenen çok katmanlı bir girişimdi. Bugün hattın Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan arasında yeniden canlandırılması ihtimali konuşulurken, Hicaz Demiryolu’nu hem Osmanlı’dan kalma tarihî bir hatıra olarak hem de coğrafyayı yeniden birbirine bağlayan büyük koridor fikrinin erken bir örneği olarak okumak gerekir.

Hicaz Demiryolu’nun Tarihî Bağlamı

Hicaz Demiryolu’nun inşasına 1900 yılında başlandı ve ana hat 1908 yılında Medine’ye ulaştı. Projenin en temel hedefi hac yolculuğunu kolaylaştırmak, yol güvenliğini artırmak ve Müslümanların kutsal topraklara ulaşımını daha düzenli hâle getirmekti. Fakat hattın daha derin hedefi, Arap vilayetlerini Osmanlı merkeziyle bağlamak, Hicaz, Şam ve Anadolu arasında kesintisiz bir ulaşım ağı kurmaktı.

Demiryolundan önce hac yolculuğu uzun, tehlikeli ve masraflıydı. Kervanlar hastalık, eşkıya saldırıları, çöl şartları ve yol kayıpları gibi birçok tehlikeyle karşı karşıya kalıyordu. Hicaz Demiryolu bu süreci kısalttı, yol güvenliğini artırdı ve devletin hac güzergâhı üzerindeki idari varlığını güçlendirdi.

Hicaz Demiryolu, sırf merkezî bir Osmanlı projesi olarak görülmemelidir. Bu proje aynı zamanda Arap ve İslâmî seçkinlerin çeşitli düzeylerde katkıda bulunduğu bir girişimdi. Şam ve Hicaz’daki valiler, kabile liderleri, âlimler ve yerel ileri gelenler hattın korunmasında, inşasının kolaylaştırılmasında, bağışların toplanmasında ve kamuoyunun harekete geçirilmesinde rol oynadılar.

Projenin dinî yönü son derece belirgindi. Hicaz Demiryolu halka, Haremeyn’e hizmet eden, hac yolunu kolaylaştıran ve Müslümanları halifelik çatısı altında birbirine bağlayan bir proje olarak sunuldu.

Bu bağlamda Ahmed İzzet Paşa el-Âbid’in adı özellikle zikredilmelidir. Bazı anlatılarda Arap İzzet Paşa olarak bilinen bu şahsiyet, Sultan II. Abdülhamid’e yakın Arap devlet adamlarından biriydi. Onun hatıratı, Abdülhamid’in Kara Kutusu adıyla da anılır ve Hamidî sarayın iç işleyişi, Arap ve Müslüman devlet adamlarının konumu hakkında önemli ipuçları verir.

Projenin Çöküşü ve Anlamı

Hicaz Demiryolu, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bölgedeki büyük siyasi kırılmalar ve İngiliz destekli ayrılıkçı hareketlerle birlikte işlevini büyük ölçüde yitirdi. Hattın durması İslâm coğrafyasını birbirine bağlayan bir altyapının parçalanması anlamına geliyordu. Demiryolunun çöküşü, Arap doğusunun Anadolu’dan kopuşunu ve sömürgeci güçlerin çizdiği yeni sınırlar döneminin başlangıcını sembolize etti. Bu yüzden Hicaz Demiryolu’nun hedef alınması, Şam ile Hicaz’ı, Arap dünyası ile Anadolu’yu ve Arap İslâm dünyası ile Acem İslâm dünyasını birbirine bağlayan fikrin hedef alınmasıydı.

Günümüzde Hattın Yeniden Canlandırılması

Son yıllarda Hicaz Demiryolu’nun bazı bölümlerinin yeniden işletilmesi veya tarihî ve kültürel bir miras olarak canlandırılması yönünde girişimler gündeme gelmiştir. Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan arasında yeni bir demiryolu bağlantısı düşüncesi de zaman zaman tartışılmaktadır.

Ekonomik açıdan böyle bir hat, ticareti kolaylaştırabilir, pazarları birbirine bağlayabilir ve Anadolu ile Şam, Ürdün ve Hicaz arasında önemli bir kara koridoru oluşturabilir. Dinî açıdan ise tarihî hac yolunun modern biçimde yeniden ihyası anlamına gelebilir. Siyasi açıdan da bölgesel iş birliğini artırabilir ve uluslararası güçlerin kontrolündeki deniz yollarına bağımlılığı azaltabilir.

Fakat bugün bu meselenin önemi yalnızca hac, turizm veya ticaretle sınırlı değildir. Dünyada yaşanan sert jeopolitik dönüşümler içinde, Hicaz Demiryolu fikri büyük koridorlar meselesiyle doğrudan bağlantılı hâle gelmiştir. Bugün dünyanın birçok bölgesinde Üçüncü Dünya Savaşı’nın işaretleri görülmektedir. Ukrayna savaşı, İran ile Amerika arasındaki gerilim, Güney Asya’daki Hindistan-Pakistan hattı ve Çin-Amerika rekabeti, enerji yollarında, ticaret koridorlarında, teknoloji zincirlerinde ve askerî lojistik hatlarda da yaşanmaktadır.

Rusya, geniş topraklarına ve büyük cephaneliğine rağmen Ukrayna savaşından yıpranmış bir kara gücü olarak çıkmaktadır. Fransa önemli bir silah ihracatçısı olsa da Amerika ve Çin gibi kapsamlı askerî-teknolojik kutuplarla aynı ölçekte değildir. Türkiye ise özellikle insansız hava araçları ve savunma sanayii alanında dikkat çekici bir yükseliş göstermiştir; ancak küresel askerî teknoloji yarışının ana ekseni hâlâ Washington ile Pekin arasında şekillenmektedir.

Bu bağlamda Çin, Ukrayna, Orta Doğu ve Güney Asya’daki savaş ve gerilim alanlarını Batı silahlarının performansını okumak ve Çin askerî teknolojisinin kapasitesini doğrudan ya da dolaylı biçimde test etmek için açık bir laboratuvar gibi izlemektedir. Rusya, İran ve Pakistan üzerinden şekillenen nüfuz ağları, Pekin açısından Tayvan çevresinde yaşanabilecek büyük bir yüzleşmeden önce önemli dersler sunmaktadır. Tayvan, bu büyük hesaplaşmanın ertelenmiş cephesi gibi durmaktadır.

Bu nedenle Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan’ı birbirine bağlayacak bir demiryolu hattı, sadece eski bir Osmanlı projesinin romantik biçimde hatırlanması değildir. Bu hat, kara koridorları, enerji yolları, askerî lojistik ve İslâm coğrafyasının geleceği açısından stratejik bir mesele olarak okunmalıdır. Sultan II. Abdülhamid döneminde Hicaz Demiryolu nasıl İslâm dünyasının parçalarının birbirinden kopmasını engellemek için düşünülmüşse, bugün de benzer bir hat Arap İslâm dünyası ile Anadolu coğrafyası arasında yeniden bağ kurma imkânı taşıyabilir.

Analitik Bir Okuma

Hicaz Demiryolu, bugün “lojistik jeopolitik” olarak adlandırılabilecek anlayışın erken örneklerinden biridir. Yollar, demiryolları, limanlar ve geçiş koridorları birer siyasi ve askerî nüfuz aracıdır.

Sultan II. Abdülhamid, devletin uç bölgeleri sağlam yollarla merkeze bağlanmadığı takdirde kolayca parçalanacağını görmüştü. Hicaz’ın Şam ve Anadolu’dan kopuk kalması, onu dış müdahalelere daha açık hâle getirecekti. Bu nedenle demiryolu, yalnızca ulaşım değil; aynı zamanda varlık, birlik ve savunma meselesiydi.

Hicaz Demiryolu iki proje arasındaki mücadeleyi de gösterir: Bir yanda Arapları, Türkleri ve diğer Müslümanları tek bir siyasî ve ruhî alanda buluşturmak isteyen İslâm birliği fikri; diğer yanda Arap vilayetlerini Osmanlı Devleti’nden koparmayı, ardından Arap İslâm dünyasını diğer İslâm dünyasından ayırmayı hedefleyen sömürgeci parçalama siyaseti.

Bu yüzden bugün Hicaz Demiryolu’nun yeniden canlandırılması İslâm coğrafyasının geleceğiyle ilgilidir. Bu coğrafya yabancı sınırlar, kopuk pazarlar ve dış güçlerin kontrolündeki koridorlar arasında parçalı kalmasından çıkarak kendi bağlantılarını ve kendi stratejik hareket alanını yeniden kurmak demektir.

Hicaz Demiryolu: İsrail’in Kabusu

İsrail’in Hicaz Demiryolu’nun ihyasına duyduğu endişe, eski demiryolu raylarından değil; Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan’ı birbirine bağlayabilecek büyük bir kara koridorunun Arap-Sünnî ve Türk coğrafyasını İsrail merkezli güzergâhların dışında yeniden birleştirme ihtimalinden kaynaklanmaktadır. Çünkü böyle bir hat, Anadolu ile Arap Yarımadası arasında geniş bir kara yolu açar ve İsrail’in Hayfa, Yafa, Celile ve Kudüs üzerinden Körfez ile Akdeniz arasında zorunlu geçiş merkezi olma iddiasını zayıflatabilir. Bu meselenin önemini gösteren en açık örneklerden biri, İsrail’in daha önce “Tracks for Regional Peace” adıyla Hayfa Limanı’nı Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine bağlamayı hedefleyen demiryolu projesini gündeme getirmesidir.

Bu proje, İsrail’in kendisini Akdeniz ile Körfez arasında stratejik bir kara köprüsü olarak konumlandırmak istediğini göstermektedir. Buna karşılık, Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye Ürdün ve Suriye üzerinden uzanacak demiryolu bağlantısı üzerinde çalıştığını açıklaması, bölgede İsrail merkezli olmayan alternatif kara koridorlarının da gündeme geldiğini ortaya koymaktadır. Amerikan stratejisi açısından bakıldığında ise İsrail, Washington’un bölgedeki ileri askerî ve stratejik dayanaklarından biridir. Ancak büyük güç rekabetinin derinleştiği, Çin, Rusya ve Şiî İran’a karşı daha geniş cephelerin konuşulduğu bir dönemde, Amerika’nın sadece İsrail’e dayanması yeterli olmayabilir. Bu durumda Türkiye’den Şam’a, oradan Hicaz’a uzanan Sünnî coğrafya; insan gücü, lojistik derinlik ve kara koridorları bakımından İsrail’in tek başına sağlayamayacağı bir stratejik ağırlık sunabilir. Bu nedenle Hicaz Demiryolu’nun yeniden ihyası, Osmanlı hafızasına ait tarihî bir mesele ötesinde yeni Orta Doğu’da limanlar, boğazlar, demiryolları, enerji hatları ve tedarik zincirleri üzerinde süren büyük jeopolitik mücadelenin merkezî başlıklarından biridir.

Sonuç

Bugün hattın yeniden canlandırılması ihtimali, eski bir demiryolu nostaljisinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu mesele, büyük savaşların, enerji yollarının, Çin-Amerika rekabetinin, Tayvan krizinin ve Orta Doğu’nun geleceğinin konuşulduğu bir çağda yeniden anlam kazanmaktadır.

O hâlde soru şudur: Bir zamanlar hac yolunu kolaylaştırmak ve Müslümanları birbirine bağlamak için kurulan bu hat, bugün yeniden İslâm coğrafyasının stratejik hafızasını ve hareket kabiliyetini canlandırabilir mi?


*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.