Ümmet Perspektifinden Osmanlı–Sokoto İlişkilerine Yeniden Bakış

Ümmet Perspektifinden Osmanlı–Sokoto İlişkilerine Yeniden Bakış

Geçtiğimiz günlerde Almanya Leipzig Üniversitesi’nde görev yapan Türk araştırmacı Kerem Duymuş, Sokoto Tarih Dergisi’nde yayımlanan makalesinde Osmanlı Devleti ile Sokoto Devleti arasında kayda değer bir diplomatik ilişkinin bulunmadığı yönündeki yaygın kanaati sorguluyor.

Yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti; Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan geniş coğrafyada Müslüman dünyanın en büyük siyasi gücüydü. Afrika Boynuzu’nda ve Doğu Asya’daki Müslüman topluluklarla kurduğu ilişkiler net olarak belgelenmiştir. Buna karşılık, Osmanlıların Batı Afrika’daki Müslümanlarla ve özellikle 19. yüzyılda bölgenin önde gelen İslam devleti ve günümüzdeki Kuzey Nijerya’ya tekabül eden Sokoto ile anlamlı bir ilişki geliştirmediği düşünülüyordu. Bu belirsizlik -büyük ölçüde- bölge tarihinin oryantalist literatürün ve Batılı seyyahların anlatılarına dayandığı için ortaya çıkmış olsa gerek.  Afrika tarihinin önemli bir bölümü bu süzgeçten geçirilerek aktarılmıştır. İşte bu tür kopuklukların sonucu olarak günümüzde ümmet bilinci üzerine yapılan tartışmalar, Müslüman toplumların modern ulus-devletler öncesinde birbirleriyle ne ölçüde ilişki kurdukları sorusu etrafında çoğu zaman şüphe oluşturuyor. Sokoto yönetimi altındaki Müslümanlar da sıklıkla bu sözde “izolasyonun” bir örneği olarak sunulur. Bu meyanda Duymuş’un çalışması bu anlatının tarihsel gerçeklikle örtüşmediğini ortaya koymaktadır.

Söz Konusu İlişkiye Dair Bilinenler

Yakın zamana kadar, Türkiye’deki akademik ve medyatik söylem dahi Osmanlı dünyası ile günümüz Nijerya’sı arasındaki temasların sınırlı olduğu yönündeydi. Bu bağlamda en sık verilen örneklerden biri, William Quilliam’ın aracılığıyla II. Abdülhamid ile Lagos’taki Müslüman topluluğu arasında kurulan ilişkidir. Osmanlı sultanının Muhammed Şitta’ya “bey” unvanı vermesiyle bugünkü Lagos’ta meşhur olan “Şitta-Bey” adı ortaya çıkmıştır.

Bunun ötesinde, entelektüel düzeyde de bağlantılar mevcuttur. Nitekim kendi araştırmamda, Osmanlı’nın dördüncü şeyhülislamı ve Fatih Sultan Mehmed’in hocası olan Molla Gürani’nin eserini tefsirinde metodolojik bir kaynak olarak kullanan Abdullah b. Fûdî üzerinden Osmanlı ilim geleneğinin Sokoto’nun düşünce dünyasına etkisini ele aldım. Yalnız şimdi görebiliyoruz ki Osmanlı ile Batı Afrika arasındaki ilişki diplomatik açıdan da somut bir zemine oturdu.

Bu yöndeki işaretler aslında daha önceki çalışmalarda da mevcuttu. Paul Naylor, 2019 tarihli From Rebels to Rulers adlı eserinde Massina Devleti’nin kurucusu Ahmed Lobbo ile Sokoto Emiri Muhammed Bello arasında geçen bir tartışmaya dikkat çekti. Lobbo, Bello’nun babası Osman b. Fûdî bir halifelik kurabildiyse kendisinin de benzer bir yapı kurabileceğini savunarak Sokoto otoritesine meydan okur. Buna karşılık Bello, Trablus’taki Karamanlı yöneticiler aracılığıyla Osmanlılara biat ettiğini ifade eder. Daha da önemlisi Osman, peygamber soyundan geldiklerini iddia eden Fas hanedanına daha büyük bir devlet olan Osmanlıyı tercih etti.

Az Bilinen Gelişmeler

Osman b. Fûdî’nin İstanbul’a gönderdiği mektubun akıbeti hâlâ netlik kazanmış değildir. Ancak Kerem Duymuş’un çalışması, Osmanlıların bölgeyle doğrudan temas kurma yönünde girişimlerde bulunduğunu açık şekilde ortaya koymaktadır.

1844 yılında Osmanlı Devleti, Borno hükümdarı Ömer el-Kanemi ile ilişki kurmak amacıyla bir elçi göndermiştir. Sokoto Halifeliği sınırları içinde de Kano ve Katsina gibi önemli merkezlere ulaşan elçiler, ticari ilişkiler açısından olumlu karşılanmış ancak Sokoto’nun merkezi otoritesine karşı siyasi düzenlemelere mesafeli yaklaşılmıştır. Bu görüşmelerin sonucu olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında Kano, Osmanlı bağlantılı ticaret ağlarının önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Kaldı ki 1880’lerde daha kapsamlı siyasi ittifak arayışları çerçevesinde Sokoto’ya yeni Osmanlı elçileri gönderilmiştir. 1885 civarında Borno hükümdarı Shehu Ashimi, Sokoto’yu bu ilişkileri resmileştirmeye teşvik etmiştir.

Ancak 1886 yılı kritik bir kırılma noktası olmuştur. Sokoto’nun Ghat ile Murzuq arasında biat için gönderdiği heyet, Fransız destekli bir grup tarafından saldırıya uğramış ve bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu olay, diplomatik süreci fiilen sekteye uğratmıştır. Daha sonra Abdurrahman Atiku döneminde (1891–1902) II. Abdülhamid ile yeniden temas kurma girişimleri olmuşsa da dönemin değişen jeopolitik şartları bu çabaların sonuç vermesini engellemiştir. İtalya’nın Trablus’a yönelik tehditleri ve Osmanlı’nın Akdeniz’de artan baskılarla karşı karşıya kalması dikkatleri başka yöne çekerken Sokoto 1903 yılında İngilizlerin kontrolüne girmiştir.

Tarih Yazımındaki Sorun

Osman-Sokoto ilişkisinin uzun süre belirsiz kalmasının arkasında bir metodolojik sorun yatmaktadır. Duymuş’un çalışması, Arapça arşiv kaynaklarına doğrudan erişim ve bu kaynakları yorumlama becerisi sayesinde öne çıkmaktadır ki bu yetkinlik hâlen pek çok tarihçi arasında sınırlıdır.

Afrika ve İslam tarihinin önemli bir bölümü hâlâ Avrupa dillerindeki kaynaklar ve bu kaynakların dayandığı epistemolojik çerçeve üzerinden okunmaktadır. Nijerya özelinde bu durum daha da belirgindir. Sömürge öncesi döneme ait belgelerin büyük kısmı Arapça veya yerel dilde Arap harfle kaleme alınmış olmasına rağmen, birçok modern araştırmacı bu metinlere doğrudan erişebilecek dil yetkinliğine sahip değildir. Benzer bir sorun Türkiye’de de görülmekte; Arap harfleriyle yazılmış Osmanlı Türkçesi, pek çok akademisyen için hâlâ erişilmesi güç bir alan olmaya devam etmektedir.

Bu mesele sadece Afrika veya Türkiye’ye özgü değildir. Örneğin Endonezya’da, Cava alfabesiyle eserler veren Prens Diponegoro üzerine yapılan en kapsamlı çalışmaların bir kısmı, yerel araştırmacıların bu yazıyı okuyamamaları nedeniyle Peter Carey gibi yabancı akademisyenler tarafından kaleme alınmıştır.

Sonuç

Sömürgecilik, Müslüman toplumlar arasındaki siyasi bağları koparmanın yanı sıra bu ilişkilerin nasıl hatırlandığını ve yorumlandığını da etkilemiştir. Bugün birçok Müslüman toplum, birbirini bağlantıdan ziyade mesafeyi vurgulayan anlatılar üzerinden tanımaktadır. Hatta kimi zaman sömürgeci güçler, diğer Müslüman toplumlardan daha tanıdık hâle gelmiştir.

Osmanlı–Sokoto yani Nijerya ilişkisi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Her ne kadar tarih bu ilişkinin tam anlamıyla kurumsallaşmasına imkân tanımamış olsa da yarım kalmış girişimler dahi günümüz için önemli bir referans noktası sunmaktadır.

Bugün bu tarihsel farkındalık, her ikisi de D-8 üyesi olan Nijerya ve Türkiye arasındaki ilişkileri yeniden düşünmek ve güçlendirmek için bir imkân sunabilir. Belki de daha önemlisi bu tür çalışmalar; Müslüman toplumlar arasında anlamlı iş birliklerini zayıflatabilecek yanlış bilgi, propaganda ve yüzeysel tarih okumalarına karşı daha dikkatli olunması gerektiğini hatırlatmaktadır.


*Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve İdrakpost editöryal politikasını yansıtmayabilir.